23 Temmuz 2009 Perşembe

Seni kendi bedenimle aldatıyorum her gece

Seni sevmek, sana imkansız mektuplar,
romantik şiirler yazmak,
sende, yaşamadığım asil bir ruhu özlemek isterken
ve hayatımı yeniden güzellikle yaratmayı düşlerken
aklımda vücudun, kasıkların, kolların,
kalçalarının hayali var sadece...

Kendimi her an seni arzularken yakalıyorum.
Normal bir şey değil bu biliyorum.
Sana olan bağlılığımın,
güvenimin,
aklına duyduğum hayranlığın,
arzulara, şehvete, sarılma hissine ve
nihayetinde sana hoyratça sahip olmaya kadar insafsızca varması
beni kahrediyor...

Ama o kadar çok istiyorum ki seni,
seni kendi bedenimle aldatıyorum her gece.
Evet kendi bedenime dokunup, kalçalarımı, kasıklarımı, göğüslerimi haşince hırpalıyorum,
kendi erkekeliğime zarar veriyorum seni düşünürken.

O bir kadının erkeği mutlu etmek için yaratılmış
zevk tuzaklarıyla donanmış sapkın çıplak vücüdu sen de şekil bulurken yalnızlıktan ve sensizlikten parmaklarımı orama burama sokuyorum.
Kendimden intikam alırcasına seni arzuluyorum.
Bir daha bir daha boşalırken anlıyorum ki
sen olmadan asla tatmin olamayacağım aslında.
Sensiz boşalmalarım boşuna...

Çünkü bu açlığım,
bu seni arzulama ve içime çekme refleksim,
seni hoyratça ve sertçe kullanma güdüm,
bu engelleyemediğim içine girme ve sana acı çektirme isteğim
sen olmadığın sürece
bana dönüp dolaşıp tekrar gelecek aynı acılarla.
Sadece seninle olursam bu hasret,
bu aşk özlemi,
bu tatmin olmaz arzularım teskin olacak biliyorum.

Çünkü sen;
bir bedenden,
bir vücuttan,
istekli dudaklardan,
şehvetli ağzından,
güzel dilinden,
güzel yüzünden,
boynundaki ihtiraslı duyarlılığından,
omuzlarındaki cisellikten,
göğüslerindeki çekimden,
karnındaki karşı konulamazlıktan,
kalçalarındaki çıldırtıcı sahip olma isteğinden,
kasıklarındaki yaratıcılıktan ve mutluluk çemberinden
çok daha fazlasısın.

Sana sahip olma ihtimalimin çok az olmasına rağmen,
bu imkansızlığın seni bana daha çok çektiğini,
sana karşı duyduğum hazzı daha da arttırdığını
içten bir acı ile hissediyorum.

Sen başıboş rüzgarların fırtınaya döndüğü
yamaçlarda beni duldasına alan güçlü bir korunaksın.
Sen küçük harflerle attığım imzalarımın
varacağı son adressin,
Sen çok uzakta hiç görmediğim ama hep bildiğim
mutluluğumsun.
Sen yağmursun,
yeniden yaratan.
Sen öpücüksün hayata beni tekrar bağlayan,
ıslatan,
emzirip başımı okşayan.

Seni kendi bedenimle aldatıyorum her gece...
Seni düşünürken kalçalarımı,
kasıklarımı ve göğüslerimi hırpalıyorum.
Kendi erkekliğime zarar veriyorum.
Çünkü ancak senin ruhun tatmin edecek beni,
boşalmalarım boşuna...

Biliyorum artık ben asla özgürlüğü olmayan bir erkeğim.
Hazlarım ve arzularım her dile gelişinde
bir yoksunluk duyarak mutsuzluğa sürüklenirken,
özgürlüğümden kaybedeceğim.
Sana kavuşamadığım için,
seni istediğim için,
beni istediğini bildiğim için ve
ancak seninle tatmin olabileceğim için.

Yılların bana işkence eden hoyrat yalnızlığından
ancak senin ruhunun desteği ve
yaratıcı kasıklarınla kurtulacağım biliyorum.

O gün gelene kadar
seni kendi bedenimle aldatacağım her gece...

Seni düşünürken kalçalarımı,
kasıklarımı ve göğüslerimi hırpalayacağım.
Kendi erkekliğime zarar vereceğim.
Çünkü ancak senin ruhun tatmin edecek beni
boşalmalarım boşuna...

Yoksun

Sabah dört suları,
Huzurum;
Yoksun.
Sıçrayarak uyanıyorum ölümlerimden ve
huzursuzluğum kedere dönüyor,
Kederim ise; ancak seninle teskin olacak pis bir acıya...

Gerçeküstü pürüzsüzlükte bilinçaltımın aynalarından yansıyanlar;
buğulu, saplantılı, karmakarışık, kaotik ve zevkli:
Asma bahçeleri, nemli kıpkırmızı Terra rossa'nın buğusu, karanlık basınca öpüştüğümüz kamelya, ilk kez bir kızın kalçalarını çıplak gördüğüm o boş ev, dayak yediğim sokaklar, ayaklarımı yakan sıcak kumlar, kucağımdaki vahşi eller, kokusunu aldığım güzelliğin, çam ağacına astığımız intiharlarımız, hiç yorgun sevişmelerden sonra yakamadığım sigara, Kahraman Ahmet'i bir vapurun arkasında işsiz ve çaresiz gördükten sonra iç çekişim, vazgeçişlerim, kaçışlarım, sonsuz erteleyişlerim, kabuslarım...

İçimdeki nefessin,
Zehirli bir iğne gibi,
Gözyaşlarınla ıslatıyorsun gözlerimi,
Anarşist yanımı besliyor küfürlerin, isyanların, küçümsemelerin, kendine kızmaların,
Aldığın yaraları dilimle temizliyorum, köpekleşerek...

Zayıflıkların seni daha çok güçlendirir

Yalnızlığın değişik,
bizim yalnızlıklarımıza benzemiyor pek,

Hayat yanından geçip giderken karışamamak,
bir bedeni özlerken ona dokunanamak
dokunamayınca onu kendi bedeninle aldatmak,
güzel ve uzun bacaklı bir kadınla dansedememek gibi değil senin yalnızlıkların.

Çok eski bir acıyı hatırlayıp,
o acının merhemini sürememek gibi senin yalnızlığın,

Korunaklı değil senin yalnızlığın,
kimseyi sakınmazsın kendinden sen,
sivri köşeleri her tarafını yaralasa da umrunda olmaz hiçbir şey
ayağa kalkarsın her gerektiğinde.

İnsana hasrettir senin yalnızlığın,
insanların içinde, insansız zamanlarda.

İntihara meyilli, hayalleri çürüten ve çaresiz değildir
senin yalnızlığın,
senin yalnızlığın; rengarenktir
antik bir mahzende arzuları yönetmeyi seven bir aktiristtir bazan.

Pişman olmazsın sen yalnızlığından pek,
çok çok kendine kızarsın biraz o da gelir geçer ve
güzellikler birikir içinde sadece, pişmanlıklar sözkonusu ise.

Kullanılmış bir acıya dokunur senin yalnızlığın,
tutsak değildir asla,
hatta bazan senden bile kopup gider
başka hayatlara,sana tutsak yorgun adamlara
sana tutsak adamlar seni eksiltir sadece...

Senin yalnızlığın büyüktür;
kimse anlamaz,
Senin yalnızlığın ucubedir;
herkes korkar,
Senin yalnızlığın kanlıdır;
kimse kazanamaz girdiği kavgayı,
Senin yalnızlığın yitiktir;
kimse yerini bilmez,
Senin yalnızlığın kızgındır;
kimse cesaret edemez,
Senin yalnızlığın cezalandırır;
kimse cüret edemez,
Senin yalnızlığın yaratır;
kimse karşı koyamaz,
Senin yalnızlığın kehanettir;
istediğin ölür,
Senin yalnızlığın aşktır;
herkes yanlış anlar,
Senin yalnızlığın sevgidir kimse bulamaz,
Senin yalnızlığın Rüya'dır;
ben Galip,
Senin yalnızlığın rengarenktir;
herkes siyah-beyaz.

Sen yalnızlığınla yaşarsın,
yalnızlığın zayıflıklarını,
zayıflıkların seni daha çok güçlendirir.

19 Temmuz 2009 Pazar

Sevmek

herkesi sevsem diyorum
herkesi ama

sokaktaki adamı
tuvaletçi kadını
dilenciyi
çobanı
bankacıyı
kraliçeyi
hırsızı
katili

sonra aklıma kışla geliyor
vazgeçiyorum

Endorfin

onu ilk gördüğümde
o beni görmemişti
birlikte olduk onbeş dakika
dolmuş durağında
onun gitmesi gereken bir evi vardı
benimse kanımda endorfin
ve dönmem gereken bir hiçlik

Yalnızlık

Abartılı bir sessizlik
Başıboş sabahlar
Bahçedeki dut ağacına asılı boş bir salıncak
Sürekli ertelenen düşler
Kalitesiz bir şişe şarap
Sıradan bir aşk
Anlamsız ızdıraplar
Günaşırı intihar korkusu

Sanırım anladın

hiç geçmeyecek biliyorum

midemdeki ağrı
gözlerimdeki sancı
kalbimdeki sızı
düşlerimdeki sen
eksikliğindeki ben
olmayan şirazemdeki saçmalık
sabah sevişmelerimizdeki özlem
gönderime çektiğim gülümsemen
göğsümdeki ince parmaklı ellerin
üst dudaklarının buğusu
mehtaplı gönencim
masadaki konuşkan hayaletlerimiz

şimdi öfkeyle elinde tuttuğun
güvensizlik bulutlarının kıvılcımlı yıldırımları
içimdeki çocuğu linç ediyor

sanırım anladın
temeldeki mutsuzluğumu
ondan isyanın
acımasızca intikamın

oysa şafağımda bir buğday tarlası vardı doğmaya hazırlanan
hasat zamanını beklemeden kimsenin giremeyeceği
kumral rüzgarlarınla denizin kokusunu taşıdığı
sadeliğinle sen sarışın bir çiçektin buğday tarlamızda
zeytin ağaçları etrafında dolanırdı elini tutmak için
buğday yalazı tarlamın şafağında
paylaşamadığın utançların da vardı benim gibi
kimseye söyleyemediğimiz dehlizlerimiz vardı bizim
denize doğru yürüdüğümüz bir umudumuz vardı
kokusu geliyordu denizin
heyecandan saçların sanırdım denizimizi
ardına bile bakmadığın sonsuz susuşum vardı
ölüm kokan harabelerde doğan aşkımız gibi
egede ölen korkularımız gibi
saman sarısına dönerdi saçların egesinde güneşin
tadardım dudaklarımla dalgalarla sevişen teninin bronzunu
gideceğimiz koylar vardı
denizlerin bile giremediği
ankaranın soğuğunda ısınırdık bazan
bazan da küçük sokaklarımızda yürürdük elele
eğri büğrü kaldırımlardaki sefalet neşemizi artırırdı
çay içerdik evlerinin önüne oturmuş ihtiyar teyzelerle
işveli kızlara gülerdik
küçük eviçlerinin mutluluğu ile sevişirdik yalnızlığımızda

ağdalı bir mutsuzluk başlıyor şimdi oysa

sanırım anladın
temeldeki mutsuzluğumu
ondan isyanın
acımasızca intikamın

şimdi geriye kör bir şehvet bıraktın

Soru

Benim için cevaplanması belkide en zor olan soruyu ansızın, kelimeleri dolandırmadan, en sade, en basit, en açık, en anlaşılır, en kararlı ve geridönüşsüz vurgusunu vererek, müstehcen bir konunun içinden gönülçelen bir ustalıkla sıyrılarak, albenisini ve şirinliğini ikiye katlayarak ve daha önce hiç tanık olmadığım bir şefkate sarılıp dudaklarımdan narince öpercesine soruverdi.

O an vereceğim cevabın ne olacağı konusunda fikir beyan etmem imkansızdı. Sadece soruyu düşünüyordum o anda. Sorunun ne anlama geldiğini biraz da. Sorulara inanan bir yanım olduğunu bilerek bu sorunun beni nasıl sarstığına şaşırarak soruyu kutsuyordum o an. Bu soru tarihin akışını değiştiren soruların gücüne o an benim tarihim açısından fazlasıyla sahipti. Bana yöneltilen bu soru karşısında afalladım.

O an bu elektrikli soruya ne cevap vereceğini bilemeyen bir aptalın şaşkınlığını da yaşadım, içine düştüğüm tereddütün ruhumun hiç yüzleşmediğim arka odalarındaki "mutlak korku!"yu dürtükleyen savaş tamtamlarımın yarattığı huzursuzluğu da yaşadım. Soru karşımda büyümeye devam ediyordu sanki. Tereddütümün sınırını ben değil sorunun sahibinin güzelliği, çekiciliği, memelerinin yumuşaklığı, sarışınla kumral arası saçlarının rengi ve süt çocuk teninin ince derisindeki hassas" hazaçlığı" belirliyordu sanki. Mütereddit sustum. Aklımdaki sorular ve içime ben görmeden yerleşen kadına rağmen bir an.

Zaman aleyhimeydi tıpkı kendim gibi. O an bu soru karşısında suskunluğumun, bönlüğümün ve pişmanlığımın özgürce içimde büyümesini hissederken acı çekiyordum. Ama bu acı her türünü ezbere bildiğim ve mazoşist bir tavırla sahiplendiğim acılarımdan ziyade "saf" bir acıydı. Acının rengi siyahtı, karanlıktı, kaybetmeye alıştığım neşenin bu kez umurumda olduğunu bana hissettiren bir titreşime sahipti. O an soruyu unutup acının içimde biriktirdiği günaşırı intihar düşlerini beslemesine şahit oluyordum sadece.

Bu soruya kendimi yıllar yılı farkında olmadan ama sorunun geleceğini bilerek hazırlanmıştım ya da hazırlandığımı sanmıştım. Hâlâ sorunun çırılçıplak ve şokedici gerçekliği karşısında bilinçsiz bir kurtulma refleksi ile donuklaşmanın mutsuzluğu içindeydim. Bir kadın tarafından sorulan bir soruydu bu. Bir kadın kadar güçlü, bir kadın kadar zeki, bir kadın kadar sezgin ve bir kadın kadar öldürücüydü soru.

Artık soru bir kişilik kazanmaya başlamıştı. Soru ile ben başbaşa kalmıştık. Soru ve ben. Başka hiç bir şey yoktu etrafımızda şimdi. Soru gülümsemeye başlamıştı artık. İlk şoku atlatıp soruyu anlamıştım zira artık. Hep ardına gizlendiğim mazeretlerim bu soru karşısında eriyordu nihayet. Soru beni sevmeye ben sorunun sahibini özlemeye başlamıştım çünkü artık...


bir soruyla sevdim seni
bu soruyla öldüm
sorun açtı kapılarımı
senden çıktım sorularla
soru bildi
düşündü soru
yatağımızda güzelleşti
ıslandı gece boyu
üç uzun gece pişti sorumuz
aydınlandı bizimle aynı masada soru
aynı çeşmeden su içti bu soru bizimle
senin bu soru
senin gibi güzel
sevmelere gazel
şimdi söyle bakalım:
Sevebilir misin sen beni?

Masa

Aynı masada beklemek
pencereden güneşi

Aynı masada yudumlamak
çaydaki neşeyi

Aynı masada üzülmek
yalnızlığımıza bizden önceki

Aynı masadan dolayı sevebilmek
ayrı ayrı kendimizi

Aynı masadan bakmak
el ele, penceredeki güneşe
düşünürken birbirimizi

Belbuka

Mavi elbisene değen başım dumanlı
sisli bir gecede körüm Belbuka!
-kanlı gelin kayası-
tanrıyı yaratan rahminde parçalanmış tüfek
ölü gelin Belbuka!

küçülerek kabaran dağım
nasıl beklediğimi bilmeyen memelerinle zedelenir
boşaldığın heyelanından kayan tepelerim
sırtının kıvrımlarında huzur bulur
kasıklarınla vurulurum Belbuka!

taşlarından örülü dağımın kapısı
döllenmiş rahminle aralanır
ya aralanmazsa
saçlarının arasından:
yeşil gözlerin ve şefkatin
işte o zaman
fırtınalı sahranda kaybolur kum tepelerim
kıskanma Belbuka!

Acıyla sevişmek

keşfedilesi göğüslerinle birlikte büyüyen
ve sana dokundukça
titreyerek şiddetle sarsıldığın
kekremsi acılarının telafisi
nereye kadar bekler ki

fazla sıfatlardan
yılları eksiltip
çırılçıplak kalana dek
hayatlarımızdan soyunursak
ancak o zaman
özgürce sevişip telafi ederiz
kemiklerimizdeki acıları

Ağladıkça paklanır acılarımızın paslı zehri
güzel şiirlerle gelir
bordo aşklar
susarız

Bir acı biter diğeri başlar

Asıl acıtan ağrı; Ararat'ın
talan edilmiş rahmine yağan
peltemsi sulusepken ateştir

nefesimiz
zehir tüten duman

kalbinin aklıyla yaktığımız mumun ışığını emzirir
eriyen bedenlerimiz

Tutsak

Elimde beyaz bir bayrak,
yenilgilerim, kaybedişlerim, firarlarım
yaralarımdan sızan kan,
ödediğim bedeldir.
Sutreler, mevziler, hendekler, çukurlar, kömler yok artık
savaş meydanımda
kayıp hepsi,
dümdüz bir satıhda elimde beyaz bayrak sızan kanlarımla
bir Mutlak Yenilgi Heykeli'yim.
İri gözlerinle bakarken bana, yoksul gözlerimden tanıyorsun kendini
sonra elimden alıyorsun beyaz bayrağı ve
yenilgim tutsaklığımız oluyor,
barış getiriyorsun bana,
sevgi, avuçlarında
aşk, bukleli saçlarının kokusunda
tutku, uzun ince parmaklarının tırnaklarında
kıvamında kırmızı dudaklarınla öpüyorsun beni
artık içinde kopan fırtınalarınım senin,
kelimelerinim ben,
anlatamadıklarımsın sen,
aynı şiirin kayıp imgeleriyiz artık
birbirimize teslim oldukça varolan,
hayalet beni,
sen benim hayaletimsin korkmaktan kurtulduğum,
hayalinle kaybolan kötülüklerimsin...

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Sessizliğin korkunç

Ağlamaklı tuzlu bekleyişlerim
acılı ve kırılgan canlarımızı buğulandırır

can ve aşk
kırılmaya yatkındır ikisi de
kırılır ikisi de bir gün
sessiz sedasız
benim sol yanım,
senin sağ elin kanar

bazan da
kırılmama ihtimali beliriverir de
kırılırız
ve sen:
"ikimiz" diye bir şey yok dersin çıkarsın işin içinden
yazması ne kolay
yaşaması ne zordur oysa
söylemen gereksizdir üstelik
kaçkın umutlarımı da alırsın elimden böylece
kaçamam bile
kendimle başbaşa bırakırsın beni,
en korkunç düşmanımla.

tanrısız küfürlerle oyarım içimi,
kendimi aşağılayarak
başka hayatlara akmaya çalışırım,
senden kaçamayacağımı bilerek
bilmenin acısı yapışır sırtıma
ezilirim
susarım

bence sen de sus
sessizliğin korkunç

UÇURTMA BAHARI

Küçücük bir temastır aşk,
Bazan yalnızca kuru bir selamla yetinebilen...
Oysa selamsız geçen temaslar bile,
Aşka seni daha çok inandırır.

Bir şişe şaraptır aşk,
Sabaha kadar kutsallaştığın.
Sana aşık bir adamın karşısında
Başkasına ağlarsın.
Oysa gözyaşların inkar eder seni sürekli,
Ve sana aşık o adam;
Ellerindeki yaranın sızısı ile
Sana ağlar karşında
Göremezsin...

Kızıla boyalı saçlardır aşk,
Uçurtma baharında.
Ne rüzgar umurunda olur senin;
Serseri kırlangıçlar misali...
Ne de saçlarına hasret titrek ellerim umurundadır,
Erkekliğinden utanan isyankar bir kadın misali...

Kolay olmasın aşkımızın başlangıcı

Sessizce kimsesizce sev beni,
Kimse bilmesin aşkını,
Bana bile anlatma
Tamamen habersiz olayım;
Senden ve sevginden.
Kalabalıklar arasında kendimi ararken
Takip et beni,
Bir köşede karşıma ansızın çıkınca
Gözlerindeki o sancıyı görüp
Tuhaf ve rezilce süzünce seni arkandan
Dönüp bakma bana
O hayatı ıskalayan beceriksizliğimle
Kalbimi bir an olsun ısıtan, rengini
Düşüneyim biraz
Rengin acı ve mutsuzluğa dönüşmeden önce
Ve hiç beklemediğim bir zamanda
Mektubunu yolla
İflah olmaz bir sevgiyle
İlan-ı aşk et bana
Sadece ismini yaz
Ama seni tanımama izin verme
Biraz erteleyim sürgünlerimi
Bileklerimden nefretimi
Sonunda o gün gelince,
Rengin ve gözbebeklerinle kapımı çal
Gir içeri...

Aşk

Aşk, gece yattığımda yatağımı yadırgamamaktır.

Aşk, seni düşündüğümde mutlu olmamdır.

Aşk, sigarayı bırakmak, artık küfür etmemek, temizlenmektir benim için.

Aşk, hayata daha sıkı sarılmaktır.

Aşk, kendini değiştirmektir.

Aşk, hiç değişmemektir.

Aşk, bir kafa karşıklığıdır.

Aşk, cilde iyi gelir ama hasta gibi görünebilirsin yine de.

Aşk, bir cinayettir.

Aşk, sadece zamanı değil bazan geleceğini de kaybettiğin bir yokoluştur.

Aşk, bir yudum suda seni görmektir.

Aşk, sana dokunamamaktır.

Aşk dokunulmazlıktır.

Aşk, seni ben sanmaktır.

Aşk, tanrının bir belasıdır, yitik insanlara nahşedilen.

Aşk, seksin estetize edilmiş hali değildir.

Aşk, hiç boşalamamaktır.

Aşk, insanın genlerini aktarabilmesi için şart olan bir oyun değildir.

Aşk, hiç sevişme ihtimali olmadan da sevebilmektir.

Aşk, sessizliktir.

Aşk, dayak yemektir.

Aşk, konuşmadan biribirini anlayabilmektir.

Aşk, bir zekadır, renkli yazılardır.

Aşkın sonu vardır ama son diye bir şey yoktur.

Aşık olmak için allah yetmez.

Aşk, bir pazar sabahı çalışmak pazartesi sabahı tembellik etmektir beraberce.

Aşk, bir kaybediş hayatın anlamsızlığına bir övgüdür.

Aşk da zaman görecelidir.

Aşk, antik bir Ermeni ay tanrıçasıdır.

Aşk, kabullenmektir herşeyi.

Aşk, kelimelerin hiç bitmemesidir.

Aşk, beklemektir.

Aşk, seni başkaları da sevdiğinde buna sevinebilmektir.

Aşk, seni paylaşabilmektir.

Aşk, asildir.

Aşk, bencillik değildir.

Aşk, gözlerimi kör etmez ama gözbebeklerimi titretir.

Aşk, asla vazgeçmemektir.

Aşk, verilen bir sözdür.

Aşk, hayatı sorgulatır da kabul de ettirir.

Aşk, sen gelmediğinde sana hakvermektir.

Aşk, gözyaşlarını görüp tanrıya sövmektir bazan.

Aşk, bol şekerli ve demli duble çaydır.

Aşk, vişne şarabıdır.

Aşk, sokakta sevgiline benzettiğin birine bakıp gülümsemektir.

Aşk, kasıklarından vücuduna yayılan ürpertidir.

Ağlayamazdın

Siyah kanlar birikirdi içinde,

Ciğerlerin pembeye çalardı.

Bir taşa çarpar düşerdin

Rüyalarında, yeşillikler ve kuru yapraklar içinde,

Dizlerin acırdı.

Hastahanelerdi arka bahçen.

Siyah dudaklarını öperdin ölümün.

Ağlayamazdın.

Sahne

Karanlıkların seviştiği bir oyun bu;

Umut, siyah ışıkla dansediyor, birinci perdede;

Tadında aşk, krizantem kokuyor roller,

Ve ıslak primadonnasın sen...


15 Temmuz 2009 Çarşamba

Bir türlü keşfedilemeyen şahaneler





bastırılmış duygular cehenneminden geliyor
iç çekişlerin
serzenişlerin
bozuk ağızlı aşağılayıcı küfürlerin
gözlerine bakamadığın aşkların
göğüslerinle erinirken sevişmeye
şekilli kaşların ve minicik burnunla
siktiret onları
susacak birşey yok
masal değil hayat ezop
hepimiz koca götlü günahlarız aslında
döl tutmayan yanlarınla
gideceksin yinede cennete ama
unutma

bir şişe şarapla avunacağına her gece
az sonra ölecek
koca göbekli bir kaldırım orospusuna nispet
günışığı görmemiş mahzeninde
bir türlü keşfedilemeyen şahanelerini sun
karanlıklara ve sakallı adamlara bir gece

laminant odalarda
bordrosuyla övünen
karizmatik bir orospuçocuğu yerine
yeraltından gelsin
seni beceren

ıslak pembe dudaklarınla son bulsun
faili meçhul cinayetler
ve başkaldırsın
yoksul erkek fahişeler
kafasını ezenlere
bok kokulu karakol köşelerinden

bir kentin ortasında
cefakar tecavüzlerden sonra
elindeki bayrağı aç ve kurtul katillerinden
döl tutmayan yanlarınla
kendin gibi kadınlarla seviş
tükür kendi ağzına hayatın
isyanın hem kendine hem cesaret edemediğin
ölümüne olsun

aslında kimsenin umurunda değil
mahzeninde sakladığın cinayet sebeplerin
namussuz yazılmaların
ağlatan ihanetlerin ve
vazgeçişlerin

kızıyla oyun oynayan lanet bir babanın sefaletide
kimsenin umurumda değil

yıkılda git bir kentin göbeğinden ey güzellik
ardında kalan heykellerini kır da gel
tertemiz bir aşka

fazıl tar

Albino





Teninle gecelediğim uzak yaz akşamlarında
Sensizlik kadar yakınım kendime
Ellerimle seni arıyorum bedenimde her gece
Sıkıntılı lanet gündüzlerimizden de sıcak
İpsiz gecelerimize duyduğumuz özlem

ve özlem bitince
senin ayva tüylerin benim traşlı başım
giriyoruz şehvet pınarlarımızın girdabına
bedenlerimizle çekiyoruz
aklımızın tensel sinemasını her gece
bir daha
bir daha
ve
bir daha
.
.
.

nemli bahçenin ıhlamur kokulu
ıslaklığını içiyorum dudaklarından
sonra dilinden emiyorum
afrodizyak kokulu salyanı

yaşanan albino bir zevk gecesi
aşkımızın şöleninde renkler anlamsız
kokular tadlar ve ten konuşuluyor sadece
kör karanlıkta
bedenlerimizin koruyla
yönünü buluyor yerlerimiz
sevişiyoruz

koltukaltlarından tadıyorum
ter denizinde yakamozların
bata çıka dolaştığım kıyılar memelerin
kasıkların med cezir

doymak bilmez iştahım ve üzümlerin
ağzımda salkım salkım
dilimde kekremsi şarap tadın
şehvetle sırtımda tırnakların

bata çıka dolaştığım kıyılar memelerin
kasıkların med cezir

fazıl tar

Bilmeni isterim





- bir imgeye bakarken -


hiçbir anlamı yok
temkinli olmanın
şiirsiz yaz akşamlarında

ağustosunda
tadını çıkar
sarı sıcağımın

kırık kalpler
sarışın ve kumral arası
bir yalnızlıktır

önemli olan
buğday sarısı yalazında
terli avuçların
ve bir de
saçlarının kokusudur

fazıl tar

Unut




sakıncalı bir iyimserlikle
seziyorsun beni
cinayetlerimi
cehaletimi
arka bahçelerimi

hiç bilmediğim
kırmızı neşelerimi
mor püsküllerimi

benimle unutma görmediklerini

kanatlarını kullanamayan
ölü tarla kuşlarımı

sürekli başka
yanlış zamanlara ayarlı
kaybolmuş altın kaplama
paslı saatimi

rüzgarsız bir yalana asılı
kalçamda saklı
görünen izlerimi

utancımdan gönencini
dalgalandıramadığım
iddiasız
susuz
aşklarımı

kendinden nefretin esiri
katillere ettiğim yataklığımı

seninle unutmadım yaşamadıklarımı

diz çök
serçelerimden yaklaş bana
görmemezlikten gel
cehaletimin arka bahçelerini
açılan yollarımıza
döşeme
savruluşlarımızı

işte böylece
sabah sevişmelerimizle unuttum
katlimi

bacaklarının çıkmazında
döndü zaman
uzadı
bir yaza ayarlandı

öptüm ağzından
görür görmez seni
göndere asıldı
uçurtmam

ah hiç eksilmedi
hazlardan aldığımız zevk
gün be gün
çoğaldı ırmağı sulayan
bereketim

uyanmadan baktım tadına
bal kutunun
uyandığında
unuttum
neşenle bedeninle
tecavüzlerimi

fazıl tar

Mungan, sen ve ben






Delta*

tutulduğun öksenin öldürücü sıkıntısını
ne dağıtabilir ki benim koynumdan başka

...


Koynumda yüzün. Yüzünün sıcaklığı ile ısınıyorum hâlâ uzaktan bile görmedim oysa yüzünün derisini. Sadece dokundum yüzünün utangaç ruhuna sen tebessüm ederken bir kez. Bakma sen benim seni arayıp sormadığıma, nasıl hiçbir şey söyleyemeden yıllardır seni konuşuyorsam işte öyle seni arayıp sormadan dokunuyorum bendeki sana, yüzünün sıcaklığına, ince telli saçlarının ipeksi iç geçirişlerinin kokusuna... Matemimin sonu yüzünün beyaz güzelliğinde, esrikliğinde. Bembeyaz yüzünle aydınlanıyorum karanlıklarımdan. Senin güzelliğinden geçiliyor iç huzura tanrının değil, kıskanç tanrı her defasında kaybediyor yüzündeki masumiyetle yaptığı savaşı. Yenik tanrının yüzü yok senin güzel yüzün avuçlarımda.


...

rüzgara verdiğim sesimdeki bayrağı geri al
bir uçurumda yer ayırtır gibi
beni çağır yankınla
tuzağa

...


Bana yakışmayan sesim renksiz
sahipsiz
kırılgan...
Kim dilerse alıyor kullanıyor
sonra silip atıyor aklının kayıtlarından

Sitemsiz sezginin ışığı tutuyor elimi bir tek ayasından. Işığının karanlık gölgesinde öpüyorum dudaklarını. Hırsla öpüşerek kurtuluyoruz korkularımızın muğlaklığından. Dilindeki kayganlığa tutunuyorum uçurumdan düşerken.Sen ise kasıklarımdaki tuzağa yakalanıyorsun parmakların içimdeyken.


...

yol dediğin yoklukta
git git azalır
zamanla
tendeki heves
kandaki macera

...


Tantanalı sevişmelerimizin gururlu pişmanlığını unutturamaz bize aramızdaki mesafeler. Hep aynı istekle yanar parmakların, şuh kalçaların ve ıslaklığın. Kasıklarında ulurum sessizce hecelerken şehvetimin şiirini. Biliriz bencilliklerimizi bırakıp geldiğimizi birbirimizin kucağına, basitliğimiz güçlendirir bizi ve başıbozuk hoyratça sevişmelerdir en büyük maceramız. Bizi birbirimize daha çok yaklaştıran aslında tenimizdeki heves değil; bakışlarındaki hasret, sesindeki yetim kızlara has eksiklik tınısı ve bir türlü bastıramadığın sırtüstü duyduğun acıdır, seni teskin eden.


...

kimliğini gösterir rüzgar
geçerken
kimse geçmeden buraya

...


Hain bir bıçaktır uğradığın ihanetin karnında açtığı yaradan sızan kana basmamak için yollunu değiştiren aşk. Gözlerinden bile sakladığın ihanet sesini biraz daha inceltirken güzelliğini yoruyor, sarhoşluğa direncini azaltıyor.

ucu kör bıçaktır
uğradığın sıradan ihanet
kesmez bile etini
kesse iyileşir çünkü

Koynunda eserim yabancı bir rüzgar gibi. Omuzlarından kavrar içine girerim. Şefkatinle kesişir içine soktuğum bıçak ve yok olur gerçeklik, dünya işte o zaman sinerek sığınırız tek inancımız olan aşka.


...

rehin alınmış nehirler
hep bize akar
birbirimize kalırız
geçip giden
rüzgârdan yapılan anlar
nice yabancı gözlü rüya
ve bütün akşamlardan sonra

...


Bedenindeki esneklik, oyuncu ruhun, çocuksuluğun, korumasızca kendini ele verme hastalığın, ifadesiz nefretin, sevincinin peşinden koşan mutlulukların, dudaklarının kenarında saklı şefkatin bir yaprak olur, deli bir nehrin sularında bata çıka bana doğru ustaca yüzer. İrade gösteremeden ama en kararlı halimle tutarım sonsuz gülüşünü...

insansız zaman gibi
doğanın bir parçası güzelliğin


...

döküldü sanılan nehirler
bizde bekleyen delta

...


Bitmez sandığım utancımı al da gel. Şerefe kaldıralım kadınsı dürtülerimizi. Hiç kavuşamayacak yerlerimizin hayaliyle sarhoş olalım. İçelim içimizde birikmiş çıplaklığın sıcaklığını.

zamanı dolduran
bakışlardan uzak
kimsenin cesaret edemediği
kapılarını çalıyorum
içeride güzelliğin
dışarıda gözlerin
bir ihanete sunduğun
körpe vücudun
kalbini onaran ellerimle açıyorum
yeşil kapılarını
kasıklarımda vebalin
saçlarının ince tellerinde
ıslak içgeçirişlerim
ve aşkın kokusu
içindeyim

*murathan mungan / bazı yazlar uzak geçer

fazıl tar

Ormanınla iyileşmek





Bu orman senin
çıplak ayaklarıma dolanıyor
elâ ağaçlarının gölgeleyemediği
ıslak çimenlerin
başıma konan dallarının
çam öpüşlü rahiyası
genzimden omuzbaşlarıma yayılıyor
usulca içime çekiyorum ormanını
ormanından geçiliyor
sevmelere
bilmelere
kendimize

Bu orman benim
hasta bu orman
dikenleri batıyor her yanıma
salkım saçak
zehirli sarmaşıklar kapatmış
gökyüzünden yağan ışığını
yavaşça kuruyorum
sana açılan patikalar bataklık
kayboldum kendi ormanımda
karanlıklarında
sakın el sallama -iyi misin- lerinle
üzünç meleklerine
ormanımda gizlendiğin yeri aydınlatan
ne kalbimin feneri
ne üzünç meleklerin ne de tanrın
aklının yeşil karanlığından sızan
gülyüzün sadece

Bu orman ikimizin
boynuma astığım taç yapraklarından
usulca beslenirken öp beni
sonra unutalım tozlanan çiçeklerinin kokusunda
ikimizden başka her şeyi
kutlayalım şavkını
yeniden yeşillenen otuzlu ağacımızın filizlerindeki
sarışınla kumral arası gölgede sevişelim gün boyu
kahpelensin üzünç meleklerin de
sevişirken azmettirelim
tanrıyı sırtından bıçaklaması için
ormanımızda çürüsün sıfatları tanrının
uzun boylu gülüşünle sevişmeye devam edelim ve
hiç utanmadan gösterelim birbirimize
gözlerimizdeki ihtirası
kasıklarımızdaki şehveti
gürültücü hayvanlar gibi sevişelim ikimizin ormanında
sağalt gözlerimi göğüslerindeki tarçınlı şefkatinle
iyileşelim

fazıl tar

Yüzün





tek dinim yüzün
başka dinlere savaş açtım
şahdamarımı adadım
uzak bir mucizeye

senden çok baktım yüzüne
dinim kendime benden yakın

bin yıldır seviştiğim
hüznüme ihanet şimdi
yüzün

fazıl tar

Bilmem yeter





Anlamam gerekmiyor
seni, bilmem yeter

odaklı coğrafyamızda
şizofren avcılar besliyor
seni, katiline aşık maktul
'dikbaşlı ve yeşil' gözlerle
kararlı göçmen kuşlar gibi
uçuyorsun nasıl olsa
aşka

ilişkinin kozlarını gemlerini tabularını
incecik susarsın konuşurken
hiç bir hak talep etmeden
'rengarenk ve güler yüz' ün
dingin mucizeler yaratır
bilinç akışının parlaklığında

gözlerim bulutlanır
aklım yoğuşur
dudaklarım ıslanır
kasıklarım aşkla kasılır

sarılırım aklının kanatlarına

uçuyorsun nasıl olsa
aşka


fazıl tar

Sperm babası





Tarih konuşamaz susar
savaş meydanlarında
hezimete mahkumdur
sana esir erkekler

geçmişinle soluk alır
yarının, intiharlarıdır

ağızlarına zerk ettiğin tadının
yumuşak hazzı ile avunur
erkeklerin, nefret dahi edemezler
kapında köpekleşen
egoist tanrılarından

erkeklerin birer melektir
unutma: sevişemez melekler
ve sadece yılanlar
yılanlarla sevişir

fazıl tar

SOYAĞACI





Sadece ellerimi ısıtan
ispirtolu bir gecede aşık oldum,

Pitoresk pozlar verirdik seninle
hiç yanyana gelmeden rüyalarımın izdüşümünde,

Ney kokardı kırık nağmeler
şarkı sözlerimiz dansederdi,

Hayat belki güzeldi bile
seninle
ve bir bakışın gülümsemen yeterdi
soyağacımı tutuştururdu bir tek kelimen
gerisi
saf kahırdı
hiç önemli değildi...

fazıl tar

İLLET





İçimde bir illetdir aşk
sürekli kaçmaya çalıştığım
yasaklar koyduğum sürekli kendime
hayatı yasaklarla korkularla yaşadığım
yüzler biriktirdiğim sadece içimde
kendimden özenle uzaklaştırdığım sonra
içimdeki bulaşıcı bir hastalıkdır aşk
kendimi kapılardan çevirdiğim kaçarak
o kapıların ardında "gülen bir yüz"
hayat aşktır diyen
bir illet gibi aşk boynuma astığım

Tam hizalamışken şakülümü hayata
duvarlarımı yıkıyorum kendi ellerimle
onca sene elediğim gereksizlikler
karışıyor özüme
pişmanlıklarımı karıyorum gözyaşlarıma
illetdir aşk boynuma astığım hayat değil
yaklaştıkça kaçıyorum aşktan
siyah bir illete doğru

Çocuksu yüzün beni mutsuz ediyor
yaşamla arama koyduğum mesafe gibi tebessümün
aşk sadece bir tebessüm artık
onu da olumsuzluk ekleri yok ediyor
"gülme"

fazıl tar

ANADOLU





Ayrık Otları yayılmış mezarına ey Anadolu!
Ölü Ayrık Otlarından doğansın
bir yudum su ile
kurusanda, çürüsende.
Bir tutam gelinciksin düştü düşecek rüzgarda
narinsin.
Nadasa bırakılmış yüzyıllık acımsın.
Hamilesin sen Anadolu
öpülesi karnında yiğitlerini taşırsın.
Rahmetsin, yeniden yaratılansın yağmurlarla, boranla.
Erzurum'sun,
ulusun
Ağrı'sın,
kutsalsın, tanrıçasın
Adana'sın,
küfürsün, kaçaksın
Kaynayan kansın sen ey Anadolu!
Ellerini kana bulayansın bir kız için
Cinayetsin Anadolu sen bir cinnet anında
Büyüksün ve kocamansın ele avuca sığmazsın
Ölemez Dağısın
Doğmamış bir çocuksun,
İkizini çıkardılar bıçakla karnını yarıp senin ey Anadolu.
Uzun saçlı hayaletsin, şarkılar söylersin ağlayarak
Acılardan örülü saçlarımsın sen Anadolu
İçtiğim su, yediğim ekmeksin
Ey Anadolu!
Yaralarımsın sen
Yaralarımdan akan irinsin
İyileşmeyen sakat yanımsın
Anadolu'sun sen
Ermeni'msin,
Kürt'ümsün,
Türk'ümsün,
Laz'ımsın,
Rum'umsun
Çerkez'imsin
ama en çok içimdeki aşksın
sen vicdanımsın ey Anadolu!
Anamın ak sütüsün
Yiğitliğimsin sinişimsin
Anadolusun sen bağrımsın
içimdeki kansın
hayatımsın sen ey Anadolu!

fazıl tar

Perdenin Ardında Güzelliğin





Perdenin ardında gizlisin
aniden kayboluyorsun
ansızın terkediyorsun beni
böyle suskun gitmeye hiç hakkın yok
giderken gözlerimi almaya
titrek bir mum ışığı gibi sonumu yaklaştırmaya
beni hiçleştirmeye


Neredesin
nerelerde mutsuz hayaletler arıyorsun yine
nereye kayboluyor seninle birlikte neşem
seni öpüşlerim
perdenin ardında gizli güzelliğin
sensizlikten; sığınamayışım kendime
sensizlikten; kendimden nefretim
bir anda geliverdin ama gitme aniden böyle
sarılışlarım sana, saçlarının kokusu bana...

Bak bana
karşında duruyorum
bu artık hayattan kopuşlardan bıkmış çaresiz adam
sana koşuyor akıyor sana usul usul
bir perdenin ardına gizli güzelliğine öykünüyor
seninle atıyor hayatın kekremsi tadını ağzından
göğüslerine dokunuyor
ve buluyor barışı
barışın kasıklarına yayılan hazzını
görmüyor musun...

Gelecek misin,
ışıklı yarınlarda küçük ellerini de alıp hayallerime
kucağımda dinleyecek misin masallarımı
beni tutsak eden kendimden kurtaracak mısın kendinle
bir perdenin ardında gizlisin güzelliğinle
barışı özlüyorum bukleli saçlarının kokusunda
söylesene iri gözlerinle bakacak mısın
karşında titreyen
bu küçük yardakçına...

Perdenin ardında gizli güzelliğin
beyaz tenin
uzun boynun
uzun parmakların
hadi bekliyorum ellerinle seni
birlikte olacağımız sığınışlara
sarılacağımız mutlu vazgeçişlere
unutacağımız mutsuzluklara
dilimizin tadını alacağımız kendinden geçmelere
kasıklarındaki acıyı okşarken matemimle
bekliyorum seni gözlerimi tavana asmış bir ölüm korkusuyla...

Bu acıyı bitir artık
çık artık o gizlendiğin perdenin ardından
sarıl bana
öp dudaklarımdan
güzel iri göğüslerinden
üzerime dök şefkatini anlayışını gençliğini
gülen yüzünü
umudunu
bir sır değilsin sen
perdenin ardındaki güzelliğini ışıt
yüzünü dön bana
cansız ruhumu yaşatan neşeni
o ihtimaller hesabı yapan kalbini
saçlarının kokusunu
iri gözlerini
beyaz tenini üzerime dök
anla beni artık gitme öyle aniden haber vermeden...


fazıl tar

ARKAİK BİR ŞAHESERDİR AŞK





Birgün ölüm birgün şehvet

Birgün sebebimsin birgün zevk çığlığım

Gri alanlarda yaşarım seni

Ya nefret ederim senden

Ya çılgınca sevişirim



Geceyarısı tanrısız saatlerde gelirim sana

Kasıklarını aklıma katık eder

Kalçalarınla düşünürüm

Sebepsiz bir intihardır hayat

Göğüsuçlarında

Bedensiz sevişmelerimizin intikamını alırken

Dişlerimiz birbirine çarpar hırsla

Doğanın bir parçası güzelliğin



Birgün ölüm birgün şehvet

Birgün sebebimsin birgün zevk çığlığım

Siyah-beyaz yaşarım seni

Uzak bir ülke gibi sarılırım sana



Uzaksın bana ölüm kadar ve sertsin

Hayat kadar yakın ve yumuşak

Salyalarında gizlenirim

Acılarımdaki lezzet

Geleceğimdeki tuzaksın

Uzun bacakların

Kalçandaki gamzelerin

Prostatlı kalp krizlerimizi tetikler

Fırtınalı bir gecede mum ışığıdır yalnızlığın beni ışıtan

Bazan kendinden bile eksilirsin

Yolları uçurumlu sessiz ve yoksul bir kasabaya gitmek istersin

Ve gidersin aniden

Boğulur ardından bakan adamlar

Ve pişman olurlar rezilce

Sana adamadıkları hayatları için



Birgün ölüm birgün şehvet

Birgün sebebimsin birgün zevk çığlığım

Masmavi bakar hayat bana

Barış olurum



Ölüm tarlalarında arkaik bir şaheserdir aşk

Ağlamaksız güzelliğinin notalarından buğulanır

Seni mırıldanan erkeklerin çaresizliği

Anadolu'da ölen bir Ermeni'nin

Kayıp mezarında ağlarsın yalnızca

Kimse göremez seni

Nadasa bırakılmış yüzyıllık acıdır aşk

Kimse kestiremez seni

Anadolu'da yiğit bir Ermeni'dir aşk.



Birgün ölüm birgün şehvet

Birgün sebebimsin birgün zevk çığlığım

Yemyeşil bakar gözlerin

Yeniden yeşillenir filizlenirim



Düşmanlarının nefreti ile yaşar

Küfrün gölgesinde bile büyür serpilirsin sen

Saflığın neşedir senin

Masumiyetin aşk

Perdenin ardında güzelliğin

Ben bedenini emerim

Sen nefretimi

Yalınayak koşarsın Beyrut'a

Geveze bir ketumdan kaçarken



Birgün ölüm birgün şehvet

Birgün sebebimsin birgün zevk çığlığım

Sarı sıcaklarda pespembe terlerim

Dudakların olurken



Aşkın bir ölümdür bazan

Çoğunlukla neşe

Cesedinle sevişirken ben

Gassalınla dalga geçersin sen

Yeşilin tonları ile bakarken ben hayata

Sen inanmazsın bana

Debbaş olur mezarını hazla kazarken

Başkasını anan dudaklarını öperim

Sonra aniden sıcacık bir susuşla bana dönersin

Zekam yetmez anlayamam seni bazan

Sadece başım döner seni düşünürken



Birgün ölüm birgün şehvet

Birgün sebebimsin birgün zevk çığlığım

Kırmızı bir ölüm getirdim sana

Hadi alacaklarından vazgeç artık



Şefkatli bir çiçektir başın

İnanmayanlara dahi inanırsın

Göğüslerinde yatan başımı okşarken

Beni tanrıya inandırırsın

Ve isyanlarıma set çeker gölgen

Seni hiç görmeden hissederim

Varlığınla beslenirim


fazıl tar

SENİ HER ŞEYİNİ


Fazıl Tar


Seni seviyorum. Her şeyini seviyorum. Her halini, her hücreni, anneni, babanı, kocanı, çocuğunu, kuzenlerini, dayını, amcanı, teyzeni, karşı markette sana "sarı papatyam" diyen kasiyer kızı, yanında çalışanları, müşterilerini, seni bilen inanan insanları, her şeyini seviyorum bebeğim ama her şeyini...


Seni seviyorum her şeyini, bana bakarken yüzündeki meraklı ve oyuncu bakışlarını, gözlerinin rengini, miyopluğunu, kavanoz dipli gözlüklerini, gözlüğünün siyah çerçevesini, gözlüklerinin yüzünü tamamlamasını, gece geç vakitlerde artık gözlerinin etrafının gölgelenmesini, gözlüğünü çıkardığın ender durumda yüzünün safça bir hal almasını, bana poz verirken hep yüzünü sağa çevirip sol profilinden resim vermeni, yüzünü, yüzünün her ayrıntısını, arasıra kolonyalı mendille yüzünü silmeni, banyodan çıktıktan sonra alnının ve biçimli burnunun parlamasını, sağlıklı yanaklarının beyazlığı ve yumuşaklığını, küçük alnını, küçük alnındaki ancak dikkatlice bakarak görebildiğim seni bilge gösteren çizgilerini, küçük minicik çeneni, ağzını, ağzının çocuksu küçüklüğünü, gösterişsiz ama iddaalı ağzının kendine has yapısını, dudaklarını, dudaklarının büyüsünü, dudaklarına sürdüğün (ruju değil) çilekli bakım kremini, dudaklarının parlamasını, bir kez gördüğüm dilini, gülümsemeni, gülümserken sadece bir yanağında açan iyimser bir gül olan gamzeni, gülümserken ağzının heriki yanında beliren ve dudaklarını diklemesine kesen ikişer adet derin mutluluk çizgini, gülümserken dudaklarının kenarında beliren o çizgilerin hayatıma kattığı anlamı, o iki muhteşem tebessüm çizgisinin hayatımın geride kalan yaşanmamışlıkları ve mutsuzluklarını yok eden iyileştirici, tedavi edici gücünü, burnunu, yüzünün ortasında güzelliğini tamamlayan bütünlüğünü sağlayan ve seni karizmatik yapan biçimli burnunu, hafif kanatlı sempatik sevimli burnunu, gözlüklerini tutarak her işini görmeni, nefes almanı ve koklamanı sağlayan senin imzan olan burnunu, ara sıra burnunun kenarını kaşımanı, onunla oynamanı, gözlüğün aşağıya doğru kaydığında sol elinin orta parmağını burnuna bastırıp gözlüğünü düzeltmeni, kaşlarını, benim bir parçam haline gelen kaşlarını, bir yazıya ya da ilgilendiğin bir şeye dikkatlice bakarken çatılan kaşlarını, bir şey beklerken hafifçe kaldırdığın kaşlarını, üzüldüğünde ve sinirlendiğinde simetrisi bozulan kaşlarını, güzel bir şey olduğunda ya da olacağını anladığında ya da mutlu olduğunda kaşlarının kalkmasını, kalktığında yüzünün aldığı sevinç ve mutluluk halini, göreni mutlu eden yüzünün bulaşıcı iyimserliğini, dişlerini, o bembeyaz irice dişlerini, tüm yüzünle ruhunla gülümsemeni, bazanda gülmemek için kendini tuttuğunda dudaklarının küçülüp ağzının muzip bir hal almasını, kısa saçlarını, seyrek saçlarını, ışığa göre rengi değişerek kâh kahverengiye kâh sarıya çalan saçlarının her telini, başının ön tarafına taktığın minik mavi tokalarını, tenini, teninin rengini, teninin renginin buğusunu, balık etli bedenini, bembeyaz gerdanını, göğüslerini, sesini, sesinin rengini, bana hayatın güzellikleri şarkısını mırıldanan gizemli hülyalı sesini, sesinin teknik ismini, sesinin dinleyeni mesteden ılıklığını, duyduğumda istisnasız her zaman kalbimi hızlandıran sesinin gümüşi tınısını, mükemmel diksiyonunu, kelimelerle dansedişini ve konuşurken kelimelere yaptığın vurgularla onları canlandırmanı seviyorum.

Seviyorum her şeyini...