30 Kasım 2010 Salı

ORMAN VE AŞK

Büyüyen gözbebeklerinden irkildiğini duyumsadı. O ilkel, hayatta kalma güdüsüyle kanına pompalanan korku kimyasalları kalp atışlarını hızlandırmış, gözlerini fal taşı gibi açarak ilerliyordu okaliptus ormanının karanlık patikasında. Karanlık ve sessizliğin kent hayatına yabancı doğası korkusunu tetiklemişti, tüm vücudunu döndürmeden arkasını kolaçan etti. Kimsecikler yoktu. Kendinden, korkusundan, karanlıktan ve ormandan utandı. Sakinleşti biraz. Ayakları ile görmeye çalışan yumuşak adımlarla yürümeye devam etti. O da herkes kadar korkuyordu ölümden, ölümün akıllarda yer eden karanlık doğası, şimdi bu çıplak karanlıkta aklına salıncak kurmuş otofajist hayallarini tetikliyordu.

Ormanın dar patikasında yapayalnızdı. Sonbaharın erken çöken akşamları ipini yaklaşan geceye uzatıyordu yavaş yavaş. Şimdi insanlar evlerinde akşam yemeklerini çoktan yemiş, ince belli bardaklarında çaylarını içerek televizyon ve çocukları ile yaşadıklarını sanıyorlardı muhtemelen. Yürüyordu durmadan. Sessiz ve yavaşca. Ayaklarının altındaki kuru yaprak ve dalların çıtırtısındaki mekanik olmayan doğal sesteki huzuru hissedebiliyordu. Burada, bu karanlık ormanda, akşamın ilerleyen saatlerinde çoğu insanın tekinsiz bulacağı buradaydı ve kendini yabancı hissetmiyordu hiçbir şeye. Orada ormanın ortasında durdu. Sessizliği dinledi. Karanlığın ve ormanın tenine değen nemli dokunuşunu hissetti. Ense kökündeki ve sırtındaki tüylerin diken diken olduğunu hissetti. Etrafındaki kalın gövdeli okaliptusların gece daha çok yayılan rahiyasını genzine çekti ve belli belirsiz bir şehvetin sıcaklığı gövdesine yayıldı.

Genç ve başbaşa kalmak için bir yere gidecek imkanı olmayan fakir sevgililerin burada aşklarından utanarak sarılıp öpüştüklerini biliyordu. Ne zaman böyle sevgilileri burada öpüşürken görse garip bir acıma duygusu ile bir türlü anlam veremediği yaşama sevinçlerini kıskanırdı biraz. Oysa şimdi bu orman ve altındaki toprak, ormandaki kalın gövdeli kocaman okaliptuslar ve üzerindeki gökyüzü, kuru dalar ve yapraklar, karanlık ve sessizlik, yalnızlık ve kimsesizlik düpedüz bir aşk gibi göründü gözlerine. Güzel bir kadını sever gibi sarıyordu şimdi onu orman. İçinde hayata karşı beliren korku ve tedirginliğin ormanın karanlık sessizliğinde yok olduğunu görmek onu rahatlattı ve iyice gevşetti. Kent hayatının ve stresinin bastırdığı cinselliği ormana duyduğu aşkla belirginleşmişti şimdi.

Şakakları vuruyor, şehvet damarlarında hızla yol alıyordu. Doğanın ona verdiği hazlar kalbinin kapılarını şefkatle gümbürdetiyordu. Bir kadına ihtiyacı yoktu sevişmek için ya da başka birinin bedenine. Ormandaki tüm yalnızlığıyla karanlık toprağa boylu boyunca uzandı. Sık ağaçların kapattığı gökyüzündeki bir boşluktan yıldızları belli belirsiz görürken, göğsünü, bacaklarını ve kasıklarını okşamaya başladı. İçindeki heyecan dalgası yavaş yavaş tüm bedenini ele geçiriyordu. Orada öylece toprağa ve kuru yaprakların üzerine uzanmış kendiyle sevişirken yadırganacak hiçbir şey yapmadığını hissediyordu. Şehveti ve tahakkümü hayatlarının merkezine alıp evlilik, iş hayatı, aşk hayatı, kurallar, yasalar, egolar ve modernlik yalanları ile birbirini kıran, sindiren, örseleyen, öldüren, yok sayan insanların davranışlarıydı asıl yadırganacak olan belki de.

Kasıklarını ve erkekliğini ovuşturan parmakları ile o an doğaya ait masum bir aşktı sadece. Hiç kimsesi yoktu ama her şeydi bacaklarının arasındaki kasılmalar başlarken. Ne koruması gereken sınırları vardı ne de bir ağacı aldatabilirdi ormanın bir parçasıyken. Kaslarının hayvanlara özenen güzelliği ile orgazm olurken ormanın sessizliğini mutlulukla bozdu.

30KAS'10

22 Kasım 2010 Pazartesi

S.O.S MEKTUBU

Bu ben değilim. Yokum ben aslında. Bilgisayarın karşında oturup ne yazacağını düşünen ve kendine acıyan adam aslında hiç yok. Olmadı hiç. Akşama doğru da hiç çıkmadım dışarı. Kenti ikiye ayıran nehirden yukarı doğru çıkarken bu kez her zamankinin tersi istikamette aslında yoktum. Kaldırımla yolun arasındaki o kimsenin kullanmadığı kulvarı işgal ediyordum giderken ve herkes üzerime sürüyordu arabasını çünkü yoktum ben görünmezdim. Kimse çekilmedi önümden nehir boyunca ilerlerken. Kimse görmedi beni, frenim yoktu, zilim de yoktu, çünkü ben yoktum. Havanın güzel olduğunu fırsat bilip nehir kenarına oturmuş aileler mangallarını yellerken dumanların içinde geçip o iğrenç tahakkümleri ve ceset kokularını içime çekmedim hiç yoktum çünkü ben yaşamıyordum. Kafamı ne yana çevirsem oradaydı insanlar ne kadar zordu kaçmak, ben olmasam da, beni görmeseler de, yok olsam da görüyordum insanları. Hiçbir şey olmuyordu aslında. Değişen bir şey yoktu. Her şey bir hiçlikten ibaretti. Ya da değildi. Bilmem olanaksızdı yoktum ki ben aslında. Hızla sürüyordum bisikletimi. Frenim yoktu ben yoktum. Kaçamıyordum yine de insanlardan.

Çocukluğumu hatırladım. İşte orada nehrin kenarında yüzmeye gidişimizi babam ve kardeşimle. Kocaman bir karpuzla giderdik, nehirde yüzüp yoruldukça yerdik karpuzu. Nehire sarılırdık. Kimsecikler olmazdı nehrin kenarında. Güneş yakardı sırtımızdaki kirleri. Artık yok o sessizlik. O nehir yok. O boşluk yok. Evler doldurmuş her yanı. Kocaman güzel evler her yerde. İnsanlar geziyor her yerde. Hatıralarım yok, ben yokum, bisikletim yok. Üzerime üzerime geliyor arabalar, ölmekten korkuyorum ama yokum ki ben. Bir araba korna çalsın diyorum bana, hissetsin beni, küfretsin hatta, arabadan inip dövsünler beni ama hayır yokum ben. Kimse farkımda değil, görmüyorlar beni. Oysa karnm acıkıyor, sevişmek istiyorum, gülmek istiyorum, bir nedenden dolayı ağlamak, kavga etmek, küfretmek nefretle, sinirlenmek, istemek herhangi bir şeyi, yağmur yağdığında çam kokuları dolar Çukurova'ya bilen bilir işte o yağmurda ıslanmak istiyorum, yalansız bir kadın istiyorum çünkü hiçbir ağaç yalan söylemez, ama yokum ki ben. Hiç olmadım hatta, kimse farkımda değil, duymuyorlar beni, hissetmiyorlar, gözlerinin içine bakıyorum ama gözlerini bile kaçırmıyorlar çünkü yokum ben. Var olmadım hiç sanki. Yokluk bir sonsuzluk.

İşte nehir bitti sonunda. Yol bitti. Arabalar bitti. Evler bitti. İnsanlar bitti. Elektirik telleri bitti. Kocaman bir boşluktayım. Gökyüzü var burada. Göle vardım. İndim bisikletimden. Oturdum gölün kenarına. Su berrak, hafif ve ılık bir esinti yalıyor tenimi. Fazla olan hiçbir şey yok işte burada ve şimdi. İki karış yukarıda ufuktan güneş ve görüyor beni. Isıtıyor, alıyor gözlerimi, hiç kaçırmadan bakıyorum güneşin gözlerine o da bana bakıyor gülümsüyor farkımda benim. Sessizlik de farkımda, gölün kenarındaki minicik dalgalar da farkımda, bir şeyler fısıldıyor işte bana, adını bilmediğim kuşlar uçuyor tepemde onlar da görüyor beni, gölün kenarında yosunların ve sazlıkların kokusu da farkımda, suya giren ayaklarımda hissediyorum soğukluğu mevsim de farkımda, karşı kıyıdaki ağaçları görüyorum o zaman onlar da farkımda... Her şey farkıma varıyor sanki burada. Ben varım sadece. Kimse yok. İnsanlar yok ama izleri burda. Boş bira şişeleri, poşetler, sigara kutuları, çer çöp... İşte yine yok oluyorum. Bir umutla sarılıyorum oysa o boşluğa, beni var edecek kimsesizliğe. Aklımda boş şişeler var sadece, yoklukla varlık arasındaki o acımtırak çizgide şişenin içinde gizli bir s.o.s mektubu arıyor kalbim.

21KAS'10ADN

19 Kasım 2010 Cuma

ÖLÜ DOĞMAK

İnsan olarak dünyaya gelmek bir "kabus" aslında, bunu anlayınca pek sevinemiyorsun hiçbir şey için gönülden. Basit bir gülümseme kadar kolay olsa da "sevinç" dediğimiz şey yapay bir susta gibi mekanik olarak kayıp gidiyor yüzümüzden. Gülebilen tek tür insanmış ya ağlattıklarımız? İnsan nasıl içten gülebilir yaşamak için bu denli katlederken? Kendi sıcak yaşamları için sürekli etrafına soğukluk saçan bir türüz belki de. Egoları için üreyen ve çoğalan, kirleten ve kirlettikçe kirlenen. Tertemiz evlerinde kendinden aşağı gördüğü türleri yok ederek güvenliğin mutluluk olduğunu sanan paranoyak bir korkaklığın propagandasını yapıyoruz aslında gündelik yaşamlarımızda. Büyüyen her şehir küçülen geleceğimizdir. Yaşadığımız alanı yok ediyoruz sürekli ve ettikçe buna gökten ya da beş para etmez beyinlerimizden kılıflar uyduruyoruz. Oysa "akletmek" kendinden menkul bir soğuk savaş. Bunca savaşı ve ölümü hep aklettik ve etmeye devam ediyoruz... Bir felakete sürüklendiğimizin farkında bile olmadan tüketmeye devam ediyoruz üstelik ne kadar yalnız ve aslında tek bir beden olduğumuzun ironisinin farkına bile varamadan. Var olmanın acısının ağır bir bedeli var hiç olmamanın olasılığı bu kadar yakınken. Çünkü asla değişmiyoruz ve istediğin kadar üzül etrafında olan biten çığlıklara yine istiyoruz yine unutuyoruz, çabalamak boşuna. İnsan olmak bir felaket. İşte ben otuz sekiz yıl önce bugün öldüm o yüzden!

10 Kasım 2010 Çarşamba

CİNNET

dışarıda ay ışığı vardır şimdi
yıldızlarda cabası
şefkatli bir gecedir zaman
gökyüzünün zifiri karanlığı
laciverte dönmüştür
geç gelen kışın habercisi
ılık bir kasım akşamıdır aylardan
bir meltemle okşamaktadır
palmiyeleri rüzgar
nehirler huzurla denize kavuşmaktadır
bir sarmaşık usulca büyümektedir bir duvarda
çiçeklerini açan bir lavanta aşk kokmaktadır
sokak lambalarının kızıla çalan renginde
sevgiye dair bir şeyler vardır
sessizdir sokaklar
kuşlar uykudadır
kedilerin çoğu sığınacak bir yer bulmuştur
karınları da toktur üstelik

ve güneşin doğmasına
az vardır artık
cinnet yaklaşmaktadır

8 Kasım 2010 Pazartesi

SIKINTI

sohbet konusu bulunamayan sıkıntılı sohbetler sinmiş sanki çay bardağıma. ne içtiğim çayın tadı var ne çaylar eski tadında. her gece ki sıkıntılarımı çekiyorum işte yine diş etime batan bir kürdan sivriliğiinde. kanımı emiyorum dişlerimden sızan. ağzımdaki kan tadı garip. başkasının kanının tadını biliyor olsam garip olmazdı belki de. hafif tuzlu ve kekremsi kan tadı.

bir taş buldum geçen hafta sonu bisikletimle çıktığım uzun bir yolculuktan sonra. izbe bir tarlaydı taşı bulduğum yer. kalbe benziyor şekli. daha çok kirli bir taşa benziyor ama. temizledim masamın ucunda duruyor şimdi. apo oturunca masaya geçen gün aldı eline baktı şöyle, bir şey söylemeye gerek duymadan geri koydu yerine. bir taşa anlam yüklemeye çalışan yalnızlığıma kızıyorum bazen. öyle hissizim ki şu an. yaşam sandığım biyolojik hareketlilik bile oyalayamıyor beni. aç bırakıyorum kendimi saatlerce. sonra en sevdiğim yemeği yapıyorum kendime. gözlerim hep solgun, parlamıyor hiç. sadece karnım doyuyor. tadı yok soslu makarnanın. hayata dair sevinçler birer birer anlamını yitiriyor sanki. su içiyorum bol bol. su güzel. su iyi. seviyorum su içmeyi.
kardeşimin kızı oldu. ona şekerli su içiriyorlardı geçen gün. ne kadar küçük bir burnu vardı inanamadım. bir zamanlar bir tavuk çiftliğimiz vardı. civcivler henüz geldiğinde bir hafta boyunca şekerli su verirdik. civcivler her gün ölürdü. çizelgeye ölü civciv sayılarını yazardım. sıkılırdım sayılardan ölen civcivlerin. oysa öldürmek içindi her şey onları.

intihar için ikna etmeye çalışıyorum kendimi bu aralar eskisinden daha çok. başka yol yok aslında farkındayım. bir şeyi bekliyorum ama. bir şey eksik ölmek için. onu arıyorum. bir felaketin sarkaçlarını kuruyorum içimde usul usul. ellerim üşüyor. ayaklarım ağrıyor. saçlarımın uzamasını istemiyorum. sakalım kızıl saçlarım siyah. saçlarım beni huzursuz ediyor. parmaklarım ne kadar da zavallı. çok güzeller oysa parmaklarım. güzel oldukları için daha da zavallılar. ama ben zavallıyım siz de zavallısınız. hafif kamburumla yürümeyi bırakamıyorum bir türlü.

bugün yine akşama doğru artık sıtkım sıyrılırken sıkıntıdan çıktım dışarı. bisikletim de ben de nereye gideceğimizi bilemeden. çok az şey düşünerek bastım pedallara. köhne mahallelerde buldum yine kendimi. kısa saçlı bir kızla göz göze geldik. minicik bir kız çocuğunun kocaman gözleri vardı. o kadar parlaktı ki gözleri. onun yaşayacak olmasına üzüldüm. hemzemin bir geçit vardı sonra. bir tren geliyordu. durdum ve indim bisikletimden. bir trenin önüne atlamak alternatiflerim arasında. bekledim geçmesini. en arka vagonda beyaz kazaklı bir kız ellerini pencereye dayamış dışarı bakıyordu hülyalı hülyalı. esmer uzun saçları alıyordu rüzgarı. kalabalığı izliyordu. kendini göremeyen dışını izliyordu içiyle. hayata bakıyordu işte görünen, bilinen, varsayılan, bizi kuşatan, hapsolduğumuz çevrenin enerjisini tarıyordu gözleri. bir an görüş açılarımız kesişti. el salladım ona. yüzümde mutlu bir gülümsemeyle, tüm vücudumla, her şeyimle el salladım o siyah saçlı kıza, trenin önüne atlar gibi el salladım, geçmişimin kanayan mutsuzluklarını silme şansını yakalamış gibi el salladım, kendi yalnızlığıma el sallar gibi el salladım, kocaman bir boşluğu doldurur gibi el salladım, uzanıp kendime şefkatle dokunur gibi el salladım, bir kadını mutlu edebilecekmiş gibi el salaldım... bir an tereddüt etti. o tereddütte beni tanımadığını aslında anladı, hatta asla tanıyamayacağını da anladı, asla karşılaşmayacaktık biz onu da anladı, yalnızlığı anladı, hayatın sefilliğini de anladı, çaresizliği de anladı, gözyaşlarımı da anladı. ve o da el salladı bana. siyah saçlı kızdı, uzundu saçları, beyaz bir kazağı vardı üzerinde. cumartesiydi günlerden, saat dört buçuk falandı, el salladı bana siyah saçlı kız. gözden kaybolana kadar tren el salladım ben de ona. hafifiçe vücudunu dışarı çıkarıp son bir kez baktı bana. bu kadardı işte mutluluk: tanımadığım uzun siyah saçlı bir kızla birlikte gülebilmekti hızla giden bir trenin penceresinden hayata nanik yaparak ve hüznün izlerini bir anlık da olsa silerek.

bir tren vagonun en arkasında tesadüfen bulduğum bir incinmeydi işte giden yine. bir andı her şey. hayat bir an, ölüm bir an, doğmak bir an, sevgi bir an, mutluluk bir an... o anı uzatabilmekti asıl hüner. ve ben hiç de hünerli sayılmazdım. sonra eve döndüm tekrar. evi özlüyorum bisikletle çok uzun dolaşınca. daha doğrusu yorulunca dönmek istiyorum. evdeyken de çıkmak dışarı. bir kadını öperken gözlerimi açıyorum hep, sevişirken erkekliğimi unutuyorum, birlikte olmak istediğim insanların yanında artık bitsin diyorum sıkılıyorum her şeyden. bir taş buldum kalbe benzeyen. parmaklarıma yakışıyor bu kalp sadece. ölgün kalbimden daha güzel. yazamıyorum, okuyamıyorum, sevemiyorum, sıkılamıyorum bile. artık bir son vermeliyim tüm bu saçmalıklara.

TUĞLALAR

geçen bir yıldı. kapı çaldı. artık kapı çaldığında "yine ne var!" nidası yükseliyorsa hafif kızgınlıkla içinizden, yaşınız biraz ilerlemiş demektir. eskiden böyle miydi ya, "kim geldi acaba?" diye içimden geçirir merakıma karışan bir heyecan, yaşama sevinci denen o muğlak dürtüyü tetiklerdi. evde kimse yoktu. açtım kapıyı. gelen veysel'di. süklüm püklüm bir hali vardı. "selamün aleyküm" dedi, selamını aldım. biraz daha ezildi büzüldü ve lokmayı ağzından çıkarıverdi: "fazıl seni karakoldan çağırıyorlar, bu akşam orada olacakmışsın." dedi. nedenini sordum. anlattı. inanmadım. gayet ciddiydi...

veysel duvar işçisiydi. benden on yaş büyüktü. kısa boylu, yanık yüzlü, konuşurken sürekli gülen, her insanın sevebileceği kadar sevimli ve dost canlısı insanlardandı. yürüyüşü özellikle ilginçti; sanki yürürken bir şeyler anlatırdı vücut dili, sarsak ve biraz da paytak bir yürüyüşü vardı. onun sevimliliğine ve içtenliğine uyan bir yürüyüştü bu sanki. yazın üniversite tatilinde biraz harçlık için birlikte çalışmıştık veysel ile bir fabrikanın inşaasında. dayımın işçisiydi. dayım da bir yapı taşeronuydu. o fabrika işinde çalışırken başka işçilerde vardı ama en çok veysel'le dost olmuştuk. içten ve pazarlıksız insanları severdim. hayatı boyunca duvar örmüştü veysel. çoğu zaman işsiz kahvede beklerdi gerçi. evliydi. iki kızı vardı. nasıl evlendiğini anlattı bir gün neşeyle. diğer işçi arkadaşları "sen evlenemezsin kimseyle!" diye dalga geçmeye başlamışlar veysel'le, "bu yaşa geldin kadın görmedin, soyun kuruyacak, senden adam olmaz yoksa sen öyle misin" gibi gayet rezilce konuşmalardan bıkmış ve ağırına gitmiş biraz da. hayatı sorgulayan bir tipten çok günü birlik yaşayan bir yalnızdı veysel. "otuz sekiz yaşıma gelmiştim ben de evlendim, biraz inat, biraz da gerekliydi artık" diye anlatmıştı evlilik macerasını. o da herkes gibi pişmandı evlendiğine ve duymaktan bıktığım "artık ne yaparsam çocuklarım için yapacağım" geyiğini tekrarlardı. severdim veysel'i. kalıbından beklenmeyecek kadar güçlü ve dirençliydi, sanırım hayatı boyunca ağır işlerde çalışan insanlara has bir özellikti bu. akşam iş çıkışı (bulabildiği işlerden sonra tabii) bir parka gider yarım litrelik pet şişesinin içindeki boğma rakısını leblebisine ve sigarasına katık eder demlenirdi her gün. "ne yapayım evde içirmiyorlar, burada rahatlıyorum en azından yoksa hayat hiç çekilmez be!" derdi. hayatı boyunca yalnız olan insanlardandı o da aslında benim gibi. bir ailesi vardı ama buz gibi bir yalnızlık sırtında bir ürperti gibi dolaşıyordu devamlı. sorumluluğun verdiği yük de cabası.

karakola gittim akşam olunca. midem bulanıyordu. içimde heyecan ve merak korkuya galebe çalıyordu. orta boylu bir polis içeri aldı beni. içeride yetmişli yaşlarında fakat çok daha önceden yaşlanmış bir kadın oğluyla birliklte oturuyordu. yaşlı kadının oğluyla göz göze geldik. evet oydu. yüzü tıraşsızdı, saçları kırlaşmıştı ve yaşlanmıştı epey. tanıdım hemen. o yüzü, o gözleri unutmam imkansızdı. ensemde ve sırtımda soğuk bir ürperti dolaştı. karakolun komiseri olduğu yüzündeki ciddilikten hemen anlaşılan bir polis, yaşlı kadın, yaşlı kadının oğlu, ve birkaç polis daha bana bakıyordu. oturmam söylenmemişti ama oturdum duvarın dibindeki kahverengi mobilyaya. "sana oturmanı kim söyledi, sen çık dışarıda bekle ben şikayetçi tarafla konuşacağım." dedi polis, üstten ve otoriter bir ses tonuyla. bir suçlu muamelesi görmüş aşağılandığımı hissetmiştim o an. hiçbir şey söylemedim. çıktım...

sanırım iki gün önceydi, veysel gelmişti ve "yarın bir işim var gelip yardım eder misin?" demişti. karısı ile oturdukları ev, kayınbabasının eviydi ve terasa iki odalı küçük bir ev yapmak için karar almışlardı. sanırım karısının kardeşi yurtdışında çalışıyordu ve adana'ya dönecekti. ve evden çıkması lazımdı. basit bir ev yapmak istiyordu. duvarları kendi örecek, yavaş yavaş yapacaktı evi. işte yarın tuğlalar gelecekti. onları taşımak için çağırıyordu beni. gittim tabii ertesi gün hemen. üç katlı bir evdi. üçüncü katın terasına çıkaracağım tuğlalar binanın girişindeydi hemen. veysel yoktu. bir işi çıkmıştı sanırım ama gelecekti karısının söylediğine göre. karısının akli dengesi bozuktu biraz. esmer ve kiloluydu. çok hızlı konuşuyordu ve konuşmasında yalvaran bir hava vardı rahatsız eden. ailenin evlenemeyen kızıydı ve veysel onunla evlenmişti işte. onun evinde bir sığıntı gibi yaşıyordu neredeyse. ve ilk fırsatta evden çıkarılıyordu. iki kızı da oradaydı. saçları birbirine karışmış çekik gözlü iki minik kız meraklı gözlerle bakıyordu bana. onlara gülümsedim. bu çocuklar için taşırım diye geçirdim içimden tüm tuğlaları. veysel akşama kadar gelmedi. ve tek başıma tüm tuğlaları terasa çıkardım. dar sokakları olan bir mahalleden eve döndüm işim bitince yorgun argın. işte o evin karşısındaki evde oturuyormuş meğer o yaşlı kadın ve oğlu. veysel'in komşularıymış. benim tuğlaları yukarı taşıdığım günün gecesinde. karşıdaki eve bir hırsız girmiş. ve yaşlı kadın sabah namaza kalktığı sırada hırsızla yüz yüze gelmiş. "uzun boylu ve zayıf"mış hırsız. yaşlı kadının parasını ve evdeki telefonları çalmış. "uzun boylu ve zayıf" olarak mı bir suçluya gerçekten benzetiliyordum yoksa akşama kadar tek başına çalışan bir "garibana" çamur atmanın kolaylığı mı bu aşağılayıcı duruma beni sokmuştu bilemiyorum.

polis içeri çağırdı beni. orada değildim pek. yaşlı kadının oğlundaydı aklım. ne zaman çok istediğim bir şey olsa, bir beklentim çarpıcı şekilde gerçekleşse ya da tam tersi sıradışı bir şey, korktuğum bir durum, geçmişimin soğuk izlerini görsem durgunlaşırdım, sinerdim, sessizleşirdim... zaten olay yeterince saçmaydı ve benimle pek bir ilgisi yoktu. gbt, veysel'in tanıklığı, yaşlı kadının çaresizliği ve şüphesi, sanırım benim bir hırsızdan beklenmeyecek kadar sessiz halim olayın absürdlüğünü çıplak hale getirdi ve "salıverildim". karakoldan birlikte çıktık yaşlı kadın ve oğluyla. yaşlı kadın hâlâ bana bakıyordu, oğlu kuru bir özür diledi ve beni tanımadı. hiçbir zaman da tanımayacaktı. benden özür dilerken bu şekilde suçlandığım için mi canım sıkındı yoksa onların çalınan eşyaları ve paraları için mi canım sıkılıyordu karar veremedim. tuhaf bir durumdu gerçekten. ortada pek kızacak şey yoktu sonuçta bu olaya dair. aşağılanmıştım elbette biraz, içeride polisin bana karşı tavırları iğrençti, yaşlı kadının beni teşhis etmek için tepeden tırnağa süzmesi iğrençlikten de öteydi. korkmuştum. yaşlı kadın kendinden emin olup biraz şüpheci davranmasa bir süre daha başım ağrıyabilirdi sonuçta. o karakolda olmak, uzun yıllar boyunca nefret ettiğim otoritenin ve şiddetin dili olmuş polisle böylesine bir olayı yaşamak da yeterince sinir bozucuydu. ama bunların yarattığı ruh hali yaşlı kadının oğluyla karşılaşmamın yanında tamamen tesirsiz kalıyordu. onunla göz göze geldiğim andan beri küçümsenmenin, aşağılanmanın, ezikliğin derecesi hiçbir iftira, suçlu gibi görünme ya da direk hüküm giyme ile karşılaştırılamazdı bile...

ilkokula gidiyordum. her şeyin hâlâ gizemli ve hayal mahsulu olduğu yıllardı. küçücüktüm. her şeye inanırdım o zamanlar. yaz aylarında mahallemizin parke taşlı yollarında çıplak ayakla dolaşmayı çok severdim. yollarda ve mahalle aralarında ki küçük su birikintilerine öğlenin en sıcak saatlerinde çıplak ayaklarımla basarak günün en sıcak anını anlamaya çalıştığımı hatırlıyorum. mahallemizde ki küçük bakkalımızı çok iyi hatırlıyorum. büyülü bir ülkenin gizemli bir yeri olduğunu çocuk aklımla düşündüğüm bakkalın aslında derme çatma sefil bir yer olduğunu çok sonra anladım. benim için bir sihir yeri idi o bakkal. sadece en sevdiğimiz gofretleri, çikolataları ve oyuncakları sattığı için değil bir yanılsamadan dolayı da bir sihri vardı bakkalımızın: o zamanlar bakkallar lop yumurta da satarlardı. sihirli bakkalımızın lop yumurta yaptığı ana tesadüfen şahit olmuştum çocukken. büyükçe bir tencerede fokur fokur kaynayan suya renkli bir toz atmış ve tencerenin içinde yumurtalar belirivermişti. uzun yıllar bakkalımızın tencerede kaynayan yumurta dolu suya kırmızı kumaş boyası dökerek lop yumurtaları diğerlerinden ayırt ettiğine değil onun bir sihirbaz olduğuna inandım. çocukluğumun bir sihri bir büyüsü vardı işte. nasıl da inanırdım olur olmaz her şeye: babamın aldığı milli piyango biletlerinin cebinde paraya dönüştüğüne, arabaların içinde onları hareket ettiren beygirler olduğuna, sadece erkeklerin aşık olabildiğine, elektirikli ızgarayı fişe takıp akkor haline gelen tellere, elime aldığım kebap şişi ile vurduğumda her defasında koluma sertçe bir darbe indiği için elektiriğin içinde cinler yaşadığına, ikibin yılında yani yirmi yedi yaşında ailesi olan bir adam olacağıma, uzaya atılan füzelerin aslında birer camii minaresi olarak yapıldığına inanırdım çocukken. elime henüz hesabını yapamadığım metal paralar geçer geçmez koşarak sihirbaz bakkalımıza koşar bir lop yumurta alır ve yiyerek bakkalın arkasındaki ormana dalardım. Burası bir portakal ormanı idi aslında kocaman bir bahçeydi yani portakallar, limonlar, mandalinalar ve greyfurtlarla dolu bir "hazine" ormanı. ormanımda tırmanmadığım elimi ayağımı çizmeyen pek az ağaç kaldığını bir de iki üç tane tavuktan oluşan haremiyle kocaman bir horozun beni ölesiye kovaladığını çok iyi hatırlıyorum. hâlâ aynı mahallede yaşadığım ve sihirli bakkalın ve ormanımın yerinde kocaman çirkin apartmanları görmek şimdi bile içimi burkar. bir de marangozhane vardı mahallemizde o zamanlar. şimdi o marangozhanenin yerinde bir cami var. sanırım her şeyimi orada kaybettim ben ilk olarak. o yaşlı kadının oğlunun gözlerini hiç unutmadım. o zamanlar ensemde nefes, sırtımda ağırlık, kalçalarımda bıçaktı o gözler çünkü. orada o caminin yerinde kaybettim çocukluğumu defalarca. artık gizemi, kokusu, rengi asla olmayacaktı belki de hayatın, sonradan anladım.