28 Ağustos 2009 Cuma

Boyama kitabı

Tavsiyene uyup bir boyama kitabı aldım geçen gün
Üst üste dizilmiş aydınlık bir mağaza yerine
Aynaları gizden görünmeyen (i)simsiz bir sahaftan
Oturdum boyadım tüm sayfalarını
Dışına taşırmadan ellerimin
Gözlerim güneş oldu ağzımsa ay
Renklendi dünyası odamın
Sabaha kadar

Bugün bir boyama kitabı daha aldım
İçinde benim olmadığım ışıklı bir aynadan
Boyamayı unuttuğum yemyeşil denizinin
Masmavi gülümsemesini resmettim
Bembeyaz sayfalarına
Renklendi dünyası odamın
Üst üste dizilmiş hüzünleri bile

Sen ey sıla!

Dertsiz özlem!

Kelimelerin içindeki şiiri keşfedip,
Kulağıma fısıldayan incir çekirdeği.

Pulmanlarda basireti bağlanan yarım kadın.

Sen başlı başına renkli dünya!

Artık her gün aldığım,
Boyama kitabım.

Kentin üzerine çöken gri silüet.

Bilmekten imtina etmediğim tek imza,
Kelimeleri dize getiren Alev'li Türkçe.

Geçen gün yüzüyle ellerini kapatan bir kız gördüm,
Kitabın içinde
Ellerim havada asılı kaldı
Çaresiz

25 Ağustos 2009 Salı

Acaba

Suzan'a...

öncelikle belki de asla kavrayamayacağım
bir inceliğin
bir yüreğin
isimsiz şefkatin
sahibine saygılarımı sunarım
sevgimi de koyarım ki yanına
saygımda kusur olmasın

esiriyim bitmek bilmeyen
ve tükenmeyen
otofajimin
kendimin ellerimi yitirdim
aklım kaldı bir tek
kalbime katık ettiğim
sıra hızla incelen
yüzümün derisinde

gözlerdeki bir sakata acıyan
"çok şükür" çapaçulluğunda
tükenen eylemsizlik ruhumu çürütür
o gözlerdeki
kendi bedenine hayran mutluluk
beni mutsuz ve yaşamdan gayrı kılar

başkalarının mutluluğu ile mutsuz olma
bulaşıcılığını çoktan aştım
mutluluğumun başkalarını mutsuz kılma ihtimaline taktım
rahatsızım

sıradan hayatımın her anında
içinde ve dışında
gölgesinde ve gölgesizliğinde
yabancılaşma
kendimi dışarıdan izleyip
tiksinme sindirememe ve
en kabullenilmez eksiklik olan
pişman olmama yatar
süner
esner
gevşer
bulaşır her yanıma

pişmanlığımın karamsarlığında yüzerken
aldığım her karar
bir öncekinden berbattır
en kötü kararları alırım her zaman
o yüzden kararları bıraktım
kararsızlığın denizinde yüzüyorum
baştan sona
hayatım
fiyasko
fiyasko bile değil
daha başlarken yoktu ki hedefim
başarıdan mutluktan yana
uzun ince bir fiyaskoyum

o kadar büyük ki nefretim kendime
en büyük cezadır hayatım
bir işkencenin en ağır parçasıdır
kendime sunduğum
intiharım ödüldür bana

intihar mangasının en başıbozuk neferiyim ben

yine de vazgeçmem intihar hayallerimden
Sylvia Platt en büyük kahramanımdır
bir fırının kapağında gaz solumak
ona zıd yapayalnız
özleyerek kendimden nefretimi

neden ortalama bir gerizekalının
sıradan hayatına öykünüp dururken
konuşamayan uyurgezer bir kahredici umutsuzluk
ve mutsuzluk sağanağının altında ıslanıp dururum
diye sorarım kendime
neden acaba?

bir kez de senin
asla kavrayamayacağım inceliğin için
soracağım kendime cevaplayamadığım sorularımı:

acaba sûnice bunalımlar peşinde koşmamdan mı hüznüm?
acaba sadece acı dolu çocukluğumdan mı hafifliğim?
acaba annemin ruhumu sakatlayan tokatlarından mı ağlama nöbetlerim?
acaba onbeş yaşında annem olmasından mı sakatlıklarım?
acaba babamın gösteremediği şefkatden mi ben böyle eksiğim?
acaba yaşadığım ensestden mi tatminsiz mutsuzluğum?
acaba ensestin hazza dönüşüne tanıklık mı suçluluğumu azdıran?
acaba hayatımda en kolay hatırladığım şeylerin en acılı hatıralarım olması mı beni karamsar kılan?
acaba inançsızlığım mı beni arada bırakan sürekli?
acaba ne kadın ne erkek olmam mı elimi çektiren her şeyden?
acaba hep vazgeçen bir pasifistliğimden mi özgüvenimin olmayışı?
acaba kapıyı çalmaktansa geri dönüp giden olmamdan mı tüm belalanmalarım?
acaba?
acaba?
acaba?..

o kadar çok ki acabalarım
cevabını bulamadan
aramaktan sıkıldığım

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Rüya

Nerede ise otuz yıl öncesi idi. Yaz aylarında mahallemizin parke taşlı yollarında çıplak ayakla dolaşmayı çok severdim. Yollarda ve mahalle aralarında ki küçük su birikintilerine öğlenin en sıcak saatlerinde ayaklarımla basarak günün en sıcak anını anlamaya çalıştığımı hatırlıyorum.

Mahallemizde ki küçük bakkalımızı çok iyi hatırlıyorum. Büyülü bir ülkenin gizemli bir yeri olduğunu çocuk aklımla düşündüğüm bakkalın aslında derme çatma sefil bir yer olduğunu çok sonra anladım. Benim için bir sihir yeri idi o bakkal. Sadece en sevdiğimiz gofretleri, çikolataları ve oyuncakları sattığı için değil bir yanılsamadan dolayı da bir sihri vardı bakkalımızın: O zamanlar bakkallar lop yumurta da satarlardı. Sihirli bakkalımızın lop yumurta yaptığı ana tesadüfen şahit olmuştum çocukken. Büyükçe bir tencerede fokur fokur kaynayan suya renkli bir toz atmış ve tencerenin içinde yumurtalar belirivermişti. Uzun yıllar bakkalımızın tencerede kaynayan yumurta dolu suyu kırmızı kumaş boyası ile karıştırıp lop yumurtaları diğerlerinden ayırt ettiğine değil onun bir sihirbaz olduğuna inandım.

Çocukluğumun bir sihri bir büyüsü vardı. Nasıl da inanırdım olur olmaz herşeye: Babamın aldığı Milli Piyango biletlerinin cebinde paraya dönüştüğüne, arabaların içinde onları hareket ettiren beygirler olduğuna, sadece erkeklerin aşık olabildiğine, elektirikli ızgarayı fişe takıp akkor haline gelen tellere, elime aldığım kebap şişi ile vurduğumda her defasında koluma sertçe bir darbe indiği için elektiriğin içinde cinler yaşadığına, ikibin yılında yani yirmi yedi yaşında ailesi olan bir adam olacağıma, uzaya atılan füzelerin aslında birer camii minaresi olarak yapıldığına safça (salakça daha doğru kelime sanrım) inanırdım.

Elime henüz hesabını yapamadığım metal paralar geçer geçmez koşarak sihirbaz bakkalımıza koşar bir lop yumurta alır ve yiyerek bakkalın arkasındaki ormana dalardım. Burası bir portakal ormanı idi aslında kocaman bir bahçeydi yani portakallar, limonlar, mandalinalar ve greyfutlarla dolu bir "hazine" ormanı. Ormanımda tırmanmadığım elimi ayağımı çizmeyen pek az ağaç kaldığını bir de iki üç tane tavuktan oluşan haremiyle kocaman bir horozun beni ölesiye kovaladığını çok iyi hatırlıyorum.

Hâlâ aynı mahallede yaşadığım ve sihirli bakkalın ormanımın halini şimdi her gün gördüğüm için bazan hayıflanır o günleri özlerim. Artık otuzbeşinde inandığı çok az şey kalan bir insan olarak benim için hayat gizemini büyüsünü neredeyse tamamen kaybetti.

Canım Belgin'im, her türlü değişime ve yeniliğe kapattığım yanım ya da her yanım beni mutsuzluğun değişik renklerine batırıp çıkardıkça kendime duyduğum öfkenin ve nefretin boyutlarını büyüttükçe kadınlara olan saygım, sevgim giderek büyüyor. Çünkü tıpkı çocukluğumun saf ve her şeye inanabilen yanı gibi soyut bir rüya, hatıra halini alıyor kadınlar. Artık tüm hayatım "onlara" bağlı belki de çoğu zaman farkında olmasam da. Ne zaman çocukluğumu hatırlatan yaşlı bir ağaç görsem ya da başka bir obje ne zaman ender de olsa bir haz yaşasam aklıma ilk gelen şey kadınlar çünkü.

Artık sadece katı gerçeklikten kopabildiğim sığınabildiğim karanlık ve dar alanlar beni sadece 'biraz' mutlu kılıyor. Bu dar alanlar ise güzel bir roman ya da çok ender olarak gördükten sonra hemen unutmadığım rüyalar oluyor.

Pek çok insan gibi rüyalarımı uyandıktan sonra hemen unuturum. Ama bazı rüyalarımı aradan uzun yıllar geçsede asla unutamam. Gece gördüğüm harika bir rüyaydı bu kez. Uyanınca bu rüyanın hafızama bir ömür boyu kazınacağını ve asla unutmayacağımı hemen anladım.

Çocukluğuma dönmüştüm rüyamda. Usta bir yönetmen sanki hiç bir masraftan kaçınmayarak o yılların görüntüsünü birebir yansıtmıştı rüyamda, rüya ile gerçeğin arasında ki o ince çizgide geziniyordum adeta.

Portakal ormanındaydım. Çıplak ayaklarımın altındaki kadifemsi siyaha çalan bordo toprağı hissediyordum. Büyük kocaman bahçedeki portakal çiçeklerinin, Adamantane Antheus çiçeğinin, kokusu tüm benliğimi saryor, hafif esen rüzgar sanki uzaklardan okyanusun iyotlu zerreciklerini bana taşıyordu.

Tıpkı çocukluğumdaki gibi ben kendimdim artık her türlü maskeden, taklitten, hipnozdan, korkudan, endişeden ve sorumluluktan uzaktım. Olmak istediğim insan, hayatta önemli olanın mutlu olmak olduğunun bilincine ve yetkinliğine inanmış, yaşamdan zevk alan mizahın pırıltılarını taşıyan cesur bir kaçkındım sanki rüyamda.

Ve kocaman bahçemin tam ortasında bir bina vardı. Camdan uzun ve büyük bir bina. Kristalimsi bir şeffaflıkta büyük cumbalı balkonları olan hayatımda gördüğüm en güzel binaydı bu.

Binanın en altında zeminindeydim. Hayranlıkla izliyordum bu güzel binayı. Sonra başımı kaldırıp yukarıya baktım. Balkonda bir kadın vardı. Saçları altın sarısıydı. Yüzü ay gibi parlaktı. Ancak bir rüya kadar güzel ama bir o kadar da gerçekti. Bana gülümsüyor, bembeyaz bir elbise, uzun beyaz bir etek ile dans ediyordu. Dans ederken etekleri açılıyor ve bir çocuk gibi meraklı bakışlarla güzel bacaklarını, bedenini, hikayemi seyrediyordum.

Yanına çağırıyordu beni. "Gelsene ne duruyorsun?" diyordu. "Hayallerini ertelemekten bıkmadın mı?" diyordu, ne güzeldi o kadın ve hayali. Gitmem gereken bir sürü yerin, olmam gereken bir sürü insanın, 'tereddütünü' üzerime saldığı gülücüklerle dağıtıyordu. Yükselmem için o güzel kadının yanında olmamın gerektiğini anladım ve yanına gittim ve öptüm onu rüyamda. Mutlu oldum...

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Haritanın aranılan yeri

sabırsızca ve
acele etmeden
yürüyorum
son adresime doğru
yüzünün çizgilerinden
hiç bilmedeğim yollardan
geçiyorum
kaybolamadığım
bana yabancı tüm köşebaşları
beni hiçbir yere götüremeyen
güz yolları hep hazan
hep yalnızlığa teşne

yüzünün çizgilerindeki tılsımı
dudağının kenarına asılı
pembe sıcaklığı
alnının ay(i)asındaki ölümsüz bütünlüğü
yedeğime alıp
bordasına yazıyorum
yüzünün bendeki adını:
hüzün
küpeştesinden akıp gidiyor
sensiz içimin sevinçleri
sintinesine doluyor
yüzünle arınan gözyaşlarım

yalnızlığım alıkoymaya çalışıyor
yüzünü
haritası çizilmemiş adalara

yüzünden başka sığınacak
yerim yok
yüzünün en ifadesiz halinde
kendimden gizleniyorum
bir suç ortaklığına dönüşüyor
yüzündeki görünmez imzam
yalnızca biz biliyoruz
yalnızlığıma yüzünle yaptığım seyahati
bir de seni özlediğim saatler
bir de umuda çalan siyah saçların
bir de incecik bedenindeki görkem
bir de beni sana bağlayan kelimeler
bir de senli ömrümün kalan yirmi yılı
bir de Dersimli inadın, şefkatin ve güzelliğin
bir de yüzün
yüzün ki
haritanın aranılan yeri…

14 Ağustos 2009 Cuma

Lacivert tavanımdan akan zaman

Dünyanın en uzun caddesinde yürüyor(d)um. Caddesinde değil belki de yolunda yürüyordum, yol da değil dünyanın en uzun patikasıydı yürüdüğüm belki de. Patika mı? Hayır hayır bir dağ, dağ olmaz bir yayla, yayla hiç değil plato belki, plato da denmez ki, ova desek ya da sürgün, tamam buldum zorunluluk diyelim biz en iyisi. Evet ne diyordum; dünyanın en uzun zorunluluğunda kısa soluklarla ciğerlerime dolduruyorum havadaki görünmez buz kristallerini ve hiç durmaksızın yürüyorum.

Lacivert tavandaki korkunç yıldızların altında yürüyorum. Ürkünç demeli yıldızlar için belki de! Başka bir zamanın imgeleridir yıldızlar. Akrep iğnesi vücudunuza girdiğinde bir ateş koruna değmiş gibi yanarsınız ya, işte öyle acıtır beni yıldızlar. Yarın için bile anlamsızca endişelenirken bir milyon yıl öncesinden gelen bir belirtinin, lacivert tavanımdan bana göz kırpması ürkütür beni nedense. Zaman anlamını yitirir bir yıldızla yüzleşince.

O kadar uzun ki zorunluluğum yürümekle, gitmekle bitmiyor. Zaman gece yarısını çoktan geçmiş, hatta günün, haftanın, ayın, yılın yarısını... Zaman; eli kolu uzun yalancı bir tanrı gibi kafamızı karıştırıyor. Yürürken düşler görmeye başlıyorum. Anlamsız düşler. Anlamsız olduğu ölçüde mantıklı düşler. Önümde yürüyen şu hâki parkalı adam aslında bir kadın, anlamsız, ama o kadının içine düştüğüm bu zamansız korkunçluğun akıl sağlığımı koruyan bir sığınağa dönüşmesi mantıklı.

Rüya mı bu gördüğüm kadın gerçekten, yoksa bir düş, söylence, gerçeküstü bir dışavurum mu beni dünyanın en uzun zorunluluğundan kurtaran bu kadın, bir yanılsama mı yoksa sadece? Bilmiyorum! Elim, kavisli belinin bitip kalçalarının başladığı mutlu yokuşta yolunu bulmaya çalışırken ustaca figürlerle, bulutumsu ve belirgin kırmızı dudaklarından öpüyorum kadını. İşte tam o anda zaman yok oluyor gerçek vâr olurken. Kasıklarına kayıyor parmaklarım dilimi ağzına sokarken ve kırmızı bulutlar yağmaya bizi ıslatmaya başlıyor. Lacivert tavandaki yıldızlarda yağıyor ve elime yirmidört köşeli bir yıldız düşüyor.

Sert bir ses sırtıma vuruyor sonra; "uyuma!" Bir saniye sürüyor rüyam anlıyorum. Bir milyon ışık yılı uzaklıktaki lacivert tavanımda asılı yirmidört köşeli yıldız yerini alıyor tekrar ve benimle birlikte dünyanın en uzun zorunluluğunda yürümeye devam ediyoruz. Sürekli yürüyorum, dümdüz yürüyorum, hissetmeden yürüyorum, sorgulamadan yürüyorum, düşünmeden yürüyorum, etrafımda dağların silüeti yirmidört köşeli yıldızımın belirsiz aydınlığında bir dağın tepesinde yürüyorum hiç durmadan. Lacivert tavanımdan esen rüzgar yüzümü kesiyor, bereme yapışan buz kristalleri ciğerlerime de doluyor. Sırtımdaki su şişesi bile donuyor üşüyorum artık yürümekten ve sabaha da çok var üstelik. Tek çıkışım hazlı bir düş.

Uzun saçlı bir kadın beliriyor işte yine, simsiyah saçları, uzun parmakları, incecik kolları, kırmızı bir bulut gibi gülümsüyor yine, asmış dudaklarına gülümsemesini bana bakıyor. Alıp o gül dudaklı çingene bulutları pamuk şekeri gibi kollarımda, omuzlarımda, kucağımda, ağzımda kaybediyorum saf ve sahici bir sarılmayla. Yirmibeşinci köşesi oluyorum yıldızımın ve lacivert tavanımdan kucağıma düşüyor, parmaklarımın arasında şimdi yıldız. İki saniye sürüyor bu kez rüyam.

Sabah oluyor. Ancak ellerimiz ve ayaklarımızla oturup tutunabileceğimiz bıçaksırtı bir tepede oturuyoruz en sonunda. Gerilladan öğrenilmiş bir taktikle korucular silme su dolu bir pet şişeyi ateşe atıp kaynatıyor ve beş dakika sonra sigaralarımızla birlikte içiyoruz çaylarımızı. Askerler balık konservelerini yemek ve fısıldaşmakla meşguller. Gerillalar uzaktan bizi izleyip geri dönmemizi bekliyor. Güneş bu kadim toprakları ve sırtımızı ısıtmaya çalışıyor.

İşte ben on yıl önce burada, Van'da, Tako Yaylası'nda, hâkilerle bezeli, bir hafta hiç durmadan yürüdüm. Üç saniye düş gördüm, yirmidört köşeli bir yıldızla sevişip yirmibeşinci köşesi oldum. Evet, on yıl önce yürüdüm hâkilerle, dün gece dudakları kırmızı bulut olan bir kadını öptüm, bir milyon yıl öncesinden bir yıldız düştü lacivert tavanımdan avuçlarıma ve bundan sonra kadınsız yaşayacağım içe dönük bir kırgınlığa dönüşen suskun bir öfkeye kapılarak.

Kadınlar ve ağaçlar

tepemde bayrak
onun tepesinde hilal
lacivert gökyüzünde şiir bulutlar

ışığın yokluğunda babamın
altında ders çalıştığı
sokak lambasını
kaldırdılar geçen gün
bizim sokaktan
projektör ışığında
daralıyor yaşam alanım
boşver! nasıl olsa
her gün bir hediye
Süreyya saatlerinde

yokluğu bile çok görüyorlar bazan
varlığım hazan

tepemde bayrak
onun tepesinde yarım ay
lacivert gökyüzü siyaha çalıyor
arasında yorgun bulutlar

geçen gün kökünden kestiler
bayrağın yanındaki ağacı
ciddi söylüyorum palmiyeyi
neymiş; palmiyenin boyu
bayrağı geçmiş bahçedeki
bahçe de okul bahçesi
bayrak direğinin altında yatan
ruhsuz betondan

tepemde aşk
onun tepesinde beyaz bir kuş
lacivert gökyüzü maviye dönüyor
bulutlar yumuşacık yatak
aysa dolunay
sevişme saatlerinde

geçen gün fırtınada
bir ağaç devrildi
çam ağacıydı
yola yakındı
sevindi herkes
altında kimse kalmadığı için
kedi falan değil de
yola yakın
bir ağaç olsaydım keşke

Zeus'u büyüten peri kızı

Denize açılıyordu pencere
ama deniz çok uzaklardaydı
pencereden bakıyordu bir peri kızı
ve işte deniz yanıbaşındaydı...

Elma şekeri

koparmıştık elmayı hani seninle
hiç korkmadan metruk bir bahçeden
ne tanrıya inanırdık
ne de şeytana düşmandık
ne kadar kırmızı demiştik sadece
seni öper gibi dişlemiştim elmayı da
hoşuna gitmişti
sonra gerçekten öpmüştün beni de
ağzım şekerlenmişti
elma şekerim

Prozinc

Çam kokusu vardı saçlarında
Ellerin gibi kokuyordu saçların
Kolların gibi uzuyordu bacakların incecik
Dudaklarında, göğüslerinin arasında
En benimle yaşadığın yerinde, kasıklarındaydım
Ya da benim seninle yaşadığımı sandığım yerde
Miğdemdeki ağrıdaydın
Zarif gövden ve ben
Güneşle denizinin süzgecinden geçiyorduk
İzmirli bir sevişmeyi Dersimli yaşadık seninle
Dün gece
Deniz arıtmıştı bizi
Munzur'a dönüştük, barış olduk
Öpüşerek
Düşlerin ve anıların örtüsünden
Yepyeni girdik yataklara
Uyku yalnızlıktı oysa, acımasızlıktı
Sevişmeden çalmaktaydı, mutluluktan da
Ve sen
Korku iyi değil
Ben hiç kimseden korkmam derdin
Korkusuzca sevişirdin

Öperim

incecik kolların ne kadar da güçlü
karşı konamaz
beyaz
Munzur'un kıvrılan inadı sanki
dinsiz ölümlerin demlendiği
kılefteci aklımı
göğsümden ayırıp
sevebilseydim keşke seni
doğru düzgün kelimelerle

Sarı

arabalar geçiyor yoldan durmadan
bir yerlere varabilmek için
içinde göçmenlerin olduğu otobüsler geçiyor
hiçbir yere varamayacakları kesin
küçük bir kadın dönüyor köşeyi
bir elinde poşeti diğerinde çocuğu
akşam kocasına varacak belli
bir araba daha geçti işte
sarıydı
uzun saçlı bir kadındı
durmadı
demirli bir pencereden bakıyorum
hiçbir şeye varamadan
gelip geçiyor herşey
hepimizin üzerinde gökyüzü
bugünde kimse gelmedi

Viyan

Erdemi ile ölür insan
içi boşaltılmış rahmi
ve kelimeleri ile
kimsenin gerçeklerini bilmediği
yalanları ile yaşar
benim gördüğüm tek gerçek
bulanık bir fotoğraf
fotoğrafa bakan bir korkak

Gerilla sevdalar ile doğar insan
milis bir şefkat ile büyür
dağlarına söyler şarkısını yalnız
geri dönüşsüz umudunu
kirli sakalıyla yaklaşan ısırgan otunu
dost tutar kendine
kavruk teninde
esmer öpüşler yatar Viyan
sevişmelerle çoğalır isyan
dert törpüsü memelerinle
kasıklarındır efsanelerim
dava için değildir dinsiz ölümlerim
gerilla aşklar içindir sadece

Özleyen kadına şiir

temmuzun nemli sıcaklarındaki iyimserliğini seviyorum
hem iyimserliğin bulaşıcı hem de serin güzelliğin
kayıtsız bir yaz akşamındayım sıyrılırken seninle bunalımlarımdan

akşam nasıl olsa zeytin ağaçlı bahçemizde otururken
denizden bir rüzgar esecek alı al moru mor
kanatlı bir mutluluk yalnız ikimizin olacak
denizin simsiyah kasıklarından esecek yumuşaklığın
memelerinden taşacak deniz, şefkatinle ıslanırken

tüm evi saracak çay kokusu
üzerime sinen kokun hariç
çaylarımızı yudumlarken ayaklarımız değecek birbirine
mutlaka birimizin gözü dalacak yukarıdaki bir yıldıza
ne düşünüyorsunlu sorular, neşeli gevezelikleri açacak
şiire duyduğumuz saygı kadar olacak suskunluklarımız

aşkımızın şöleni başlayana dek
iyimserliğinden besleneceğiz
ellerinden tutacağız akşamın ve denizin
ve merak edeceğiz geceyarısını
nihayet akşam bitecek...

Soğuk

En soğuk günüydü yılın
Pusudaki rüzgarların görünmezliği
Yüzlerimizdeydi
Vicdanlarımızdaydı
Tehlikeli bir virüstü o gün soğuk
Dalga dalga yayılacak bir Ağrı'nın acısıydı tenimizde
Kentin sokaklarında ağır çekim yalnızlıktı soğuk
Çok üşüyordum
Sokağındaydım gün boyu soğuğun
Ne ellerimi ısıtabildiğim
Ne de yüzümü tokatlayan felçli rüzgarlardan sakınabildiğim
Şirret bir soğuktu yaşanan
Tek istediğim bitmesiydi günün
Isınabilmekti sokaklardan uzakta
Ve gün bitti
Dönünce akşam eve anladım ki
O hastalıklı soğuk
Ilık bir baharmış
Ruhumu sonsuza dek üşütecek olan
Günlerden ondokuz ocakmış

4 Ağustos 2009 Salı

Varsa yoksa

yalnızlığımdan haberin yok
arka sokaklarımın cümbüşünden de
varsa yoksa sabahları güzelleşmeyi bilirsin
ışıksız yaz akşamlarımda öyle olsun

kimsesizlik ne deseler sana
bekarım dersin
yitik bir ülke gibi kimsesizliğimden haberin yok
varsa yoksa öpmeyi bilirsin
bulamadığım ülkemin yoksul şehirlerinden

aşksızlığım yoksul bir çingene çocuğuna bakarken
kendime acımaktır desem
havada romantizmi aramaktır aşk dersin
varsa yoksa sevişmeyi bilirsin
ütopyasız lüks çirkini pembe odalarda

hasret mavi bir kuştur
sadece uyuduğun şehirde uçabilen desem
ankara soğuk ama çok düzenli bir şehir dersin
varsa yoksa gidersin
sarı sıcaklarıma inat
kuşsuz balıkların yaşadığı
çeşmeli bir buğday tarlasına

ayrılık ölmektir desem
ölüm kurtulmak anlamına gelmediğinde
gözlerimden öpme ayrılık getirir dersin
varsa yoksa şarkı söyler gülersin
çocukluğundan kalma bembeyaz ellerinle
sanırım sadece bunun için sevebilirim seni
aşk çocukluktur çünkü

Menfur saldırı

fotoğraflarından biliyorum seni
fütursuzca eşlik eden izleğime
senden gayrı kopup gelen düşlerime
benliğime aldığım fotoğraflarından biliyorum seni biraz
ansızın güzel bir şarkı gibi giriveren dünyama

bir de gözlerindeki elâdan
evet göremediğim elândan biliyorum yüzünün aklını
ve sadece senin anlatışın -el-e verir
teslim eder seni bana
sonra elini alır sokarım göğsüme
elâsında akşamın
sabaha dönüşürüz karanlığımda
ben kasıklarında uyur
sen arkanla sarılırısın bana

menfur bir saldırı gibi olan aşkından da
biliyorum seni
sen kabul etmesen de
girdiğin kalelerimde intihar ediyor eski aşklarım
birer birer ve ansızın kayboluyor
içimdeki korkular vazgeçişler
kendimle savaş meydanlarım
aşk meydanlarım oluyor
barış meydanları oluyor
menfur bir saldırısın sen
bitmemesini dilediğim

ellerinden de biliyorum seni
kocaman ellerimin içinde kaybolan
ama hiç korkmadan uzattığın küçük ellerinden
bir su ister gibi temiz kokuyor ellerin
ellerinin kokusundan da biliyorum seni
beni sana çağıran
kokunu takip ediyorum ellerinin

filizlerinden de biliyorum seni artık
yeniden yeşillendiğim filizlerinden
öyle bir ormansın ki kaybolmayı dileyip
filizlerinden tutunduğum

Kumral Sevap

Yalnızca 'sen ve ben'iz
yarınlar belki de 'biz'siz,
Sen hep uzun boylu kumral bir sevapsın
bense tanrısız.

Kör, zamansız ve derin bir gecede
karanlık çukurlarından sekiyorum,
iri gözlerinden bakıyorum kendime,
Sen hep beyaz tenli bir cümbüşsün
bense yas.

Uzun ince parmaklarından akan
imkansızlıklarımı biriktiriyorum mutsuzluk depolarımda,
Sen hep kıvamında kırmızı dudaklı bir özlem
bense cansız beden.

Suskunluğumla anlatıyorum sana seni bazan
konuşacak kadar sensiz değilim hiç bir zaman,
Sen hep mutlu bir hayaletsin narinsin
bense kahır.

En büyük felaket

Başım çok ağrıyordu,
migrenim azmıştı,
fıtığım ve ülserim gibi,
gözlerim Nistagmus'tu,
ellerimse sedefti...

Dışarıda hava berbattı,
daha dün sokakta tek başına bir adam
donarak ölmüştü...

Her yandan korkunç haberler geliyordu,
sürekli insanlar yokoluyordu,
kadınlar ve kızlar ölüyordu,
olmuyordu...

Gözüm kapıdaydı
kulağım kirişte,
örgüt üyeliğinden hakkımdaki
yakalama emri
karakola verilmişti...

Evin kirasını iki aydır ödememiştim,
ne param ne cebimde sigaram vardı...

Sonra ne mi oldu?
En büyük felaket olmadı
ve sen geldin...

Otofajistleşen ruhumun ilacı

Her yer karanlık
ışıksız,
gözlerim nafile bir arayışın küçük umut kıvılcımları ile
dansediyor mutsuz zamanlarda,
ışık yok,
korku kol geziyor,
endişelerim ve tasalarım eşlik ediyor kabuslarıma sadece,
beni içine çekiyor zor zamanlarda,
otofajistleşen ruhum
beni içine alıyor;
boğuyor,
sıkıyor,
tüketiyor,
sınırlıyor,
köpekleştiriyor,
canımı yakıyor,
yaşamsızlaştırıyor,
düşsüzleştiriyor,
imkansızlaştırıyor,
aynalara bakmak nafile,
gözlerim yok,
iflah olmaz bir nefretle zehirliyorum kendimi,
tüm çabalarım boşuna,
Ancak seninle kendimi sevebilirim biliyorum,
sadece sana bakınca ben olurum
aynadaki yüzüm bana inanmaz çünkü;
tek bir ilacım var;
o da sensin ay tanrıçam,
güzelliğin, aklın ve memelerin...

İçime Akardın

Sana gelirdim
ve sen içime akardın,
Hiç utanmazdın koltukaltlarından, nihayetinde
özgürce sevişirdik
sarhoş zamanlarda,
sen ay tanrıçası olurdun bensenin kulun...

Sana her geldiğimde
ılık bakışlarımızın sevişmeye döneceğini sezip,
suskun sevişmelere başladığımızda,
içime akardın
bense; teninin en kuytu köşelerinde,
iri göğüslerinde,
kalçalarında,
uzun bacaklarında,
saçlarının arasında,
rahminde
kendimi arardım,
sadece seni bulurdum ve
bana akardın utanmazdın...

Tanrı tanımaz inançlarım tazelenirdi
içime akarken yüzüne baktığım anda,
anlardım asla kendim olamayacağımı
ve sen olurdum
hiçlikten kurtulurdum...

BARIŞIK SEVİŞ KELEBEKLERİ

Sünepe ve utanmaz bir yalnızlık oynaşıyor gözpınarlarımda,
Herkesin terkettiği görkemli harabeler buluşma yerimiz,
Kimsesiz arka odalarımıza açılıyor savruk düşlerimiz,
Bana gelince boşalıyorsun gözpınarlarımdan...

Boğazıma atılan bir yumruk yalnızlığımız,
Güzelliğin yankılanıyor geniş zamanlarda,
Eskimeyen bir acıya ağıt gibisin,
Sarı Gelin'in nakaratı,
Anadolu'nun ıslığı,
Ararat'ın yamacı,
nirengi noktasısın...
Gözbebeklerimle dinlediğim
kulaklarımla gördüğümsün,
Beni hissedince akıyorsun gözyaşlarımdan...

Kırbaçlıyor beni kemanının notalarından akan hüzünlü yalnızlık,
Arka odalarımıza gizlenen hayaletlerimiz;
tavana asılı kalmış tutsak gözlerinden tanıyorlar birbirlerini,
Kederlerimiz bizi birbirimize bağlayan,
Dansediyor hayaletlerimiz kanlı bir tehcirin kahpe tınısında,
Beni sevince seni ağlıyorum...

Barışık Seviş Kelebekleri'ni müjdeliyor ağlamaklı yalnızlığımız,
Göğüs uçlarımızda hissediyoruz birbirimizin boşluğunu,
Esrarengiz bir ikonasın sen,
İnatla karışıksın, aşksın
Önünde diz çökünce öpeceksin beni ve
gözlerinden sarılacağım sana,
hıçkıracağız...

Senden önce

Hızla yokoluyordu benliğim,

Bencil kalpler misafirdi bende uzun zamandır,

"Hayır" diyemezdim hiç birine,

Her önüme çıkana inanırdım,

İşleri bitip de bana "git!" deyince tek kelime ile,

En başa; yok olan benliğime dönerdim,

Hiç bir şey olmamış gibi,

Fakat çok eksildiğimi, tükendiğimi, söndüğümü farkederek

Günahlarıma ağıtlar yakar,

Sonra da bir nihilist olurdum.

Yasım çok kısa sürerdi vaktim çok azdı çünkü,

Ve en çok eski yüzümü özlerdim.

Senden önce...

Allah kahretsin

Düşün şimdi;

Sekiz yaşında bir kız,

Saçlarından belli

Akdenizli,

Küçücük elleri,

Simsiyah gözleri,

Üzerinde bir daha hatırlayamayacağın elbiseleri,

Sıcak sımsıcak bir gelecek hayali kurarken ona,

Issız soğuk odamda,

Ansızın kayboluyor,

Koşuyorum ardından bulamıyorum,

Bekliyorum sen de gelmiyorsun,

Allah kahretsin!

Hiçlik

Bilinmeyene yolculuklarım,

Tasa ve gözyaşlarım yanımdadır,

Cana yakın uzun bacaklı,

Bir hayaletle sevişirim,

Kısacık uykularımda...

İçindeyim

Uzaktan izlediğim gölgen,
Kötücül düşlerimin yansıması.

Işığın karışıyor ruhuma,
Ruhum;
beyaz teninde,
dudaklarında,
salyalarında,
boynunda,
terli koltukaltlarında,
göğüslerinde,
ayva göbeğinde,
uzun bacaklarında,
kalçalarında,
gamzelerinde,
kasıklarında,
içinde...

Mavi kapılı odalarda,
Hayallerin başıboş, serkeş
Kâh öpüşür,
Kâh sevişirsin,
Rahatsız uykularında...