13 Ağustos 2008 Çarşamba

Kendini dışarı attı



Fazıl Tar

Bilgisayarı kapattı. Üzerini giyindi. Buzdolabını son birkez amaçsızca açıp kapattı. Kendini dışarı attı.

Sokaklarda yürümeye başladı. Nereye gideceğini kestiremeden akşamın bunaltıcı sıcağında insanların yüzlerinden biyografilerini okuma oyunuyla sıkılana kadar kaybolmaya çalıştı şehirde. Şehir kaybolamayacak kadar tanıdık yalnızlığı ile öylesine sarmaş dolaştı ki bir yabancı gibi hissetti kendini.

Bir barda buldu kendini. Soğuk birasını yudumlarken aklında hiçbir şey yoktu. Sorumluluklardan, aptalca kaygılardandan uzak bu bir kaç dakika keyf alabilmek için yeterince uzun değildi.

Barın o kendine has sunî çiçek rahiyası, alkol ve beden kokusu biralardan sonra içtiği votkalarla birleşince hafif bir başdönmesi damarlarında gezinen ihtirasla birleşip kendini dışarı attı.



Nereye gitse kurtulamadığı bir yalnızlık, sahipsizlik, hiç birşeye ait olamamanın düş kırıklığı ve içi boş sessizlikten kurtulamıyordu.

Şehrin büyük caddelerinde dolaşıyordu birisini karşısına çıkaracağını umarak adımlarının. Boşuna dolaştı o değişip modernleştikçe kendini daha yabancı ve kimsesiz hissettiği kentin büyük caddelerinde.

İşinden çıkıp evine gitmeye çalışan otobüs duraklarında bekleşen insanları gördü. Parklarda ölüm saatini bekleyen emeklileri, genç kızları ve yanındaki iyimser erkeklerin neşesini gördü. Annelerinin elini tutmuş çekiştirilip duran çocuklardan başka yüzüne bakan yoktu pek.

Şehrin kalabalığı hareketliliği hayatın kendini tekrar eden devinimi biraz daha mutsuzlaştırıyor hüzünlendiriyordu onu. Burada yaşayan çoğu insanın hayatı bir ucundan tutup yap bozun bir parçası olma çabasına imrendi biraz. Kendini bunun dışına atan nedenleri bir kez daha düşünüp saçma olduğunu bildiği sonuçlar aklına gelmeye başlayınca adımlarını sıklaştırdı.

İçinde o ne olduğunu tam bilemediği sersemliği atacak yerin eski sokaklar nahoş mahalle araları olduğunu kestirip kendini dışarı attı ve karanlığa daldı.



Bir zamanlar kentin ekonomisini de kültürünü belirleyen Ermenilerin yaşadığı bir mahalleye girdi.

Yüzyıl öncesini düşündü şehrin yüzyıl önce şehirde sayıları yüzbinleri bulan Ermenilerin Rumların mahalle kültürünün renklerini düşündü. Şimdinin zenofobik budalalıklarla beyinleri iğdiş edilmiş insanlarından nefret etti bir an elinde olmadan.

Sokaklar boş, karanlık, pişmanlık dolu bir serzenişler çöplüğü gibiydi. Cumbalı bir kaç ev gördü. İlerdeki pespaye bir otelden sızan kirli ışıka doğru yürüdü. Otelin önündeki eski model iki sandelyede oturan bıyıklı iki adam elinde sigaralar halleşiyor demli çaylarını içip yüksek sesle konuşuyorlardı.

Yanlarında kırmızı uzun bir elbise giymiş kadın ayakta duruyordu. Elinde yakılmayı bekleyen bir sigara tutarken oltanın ucundaki yemi andırıyordu. Kadın onun kendisine doğru yürüdüğünü farkedip adamların yanından uzaklaştı biraz.

"Ateşiniz var mı acaba?" dedi, kadın sonu kesinlikle bitmeyen bir vurguyla.

"Elbette, buyrun." dedi o.

Ellisini çoktan aşmıştı kadın, abartılı bir makyajı kan kırmızısı ruju yaşını daha da belli ediyor kırmızı elbisesinden akan sefaleti yüzüne vuruyordu.

"Ne kadar güzel bir gece değil mi? dedi kadın.

Kadının gözlerinde kendi yalnızlığından bir parça vardı sanki. O dillendiremediği kimsesiz zavallılığı karşısındaydı işte.

"Siz geceden de gündüzden de çok daha güzelsiniz." dedi o.



Kadına duyduğu acıma duygusu muydu yoksa bir merhamet mi tam kavrayamadı. Uzun süredir cümlelerle aramaya çalıştığı yoksunluğunu kadın neden anlamamıştı da durmadan konuşuyordu. Yüzlerindeki anlam içinde bulundukları zaman koyu kirli mekan artık cümlelerden daha anlamlıydı.

Elbette daha serin odaların birinde sohbet eder, soğuk bir şeyler içer onu dinlerdi. İçeri geçerken kapıdaki bıyklı adamların fırsatçı bakışlarından da içerdeki nem ve küf kokusundan da etkilenmedi hiç.

Aklında bir roman, eski sevgilisi ve esrar hiç hayalini kurmadığı aynalar ve kırmızı perdeleri olan beyaz bir odada buldu kendini.

Kadının soyunmasını izledi, sonra da kendini soymasını. Hayat dolu değildi kadının vücudu kendi yaşamı gibi ama sıcaktı. Sevişirken kadının vücuduna dokunduğunda hissettiği kemikleri ölümü aklına getirdi ama özlediği çocukluğunu da. Soru işaretleri gibiydi kadının saçları cevabını hiç öğrenememekten korktuğu ama zaten cevabı olmayan.

İçinde kendisi gibi bir kadının son demlerinde ki arzularını okşayan biri olmanın hafifliği, dışında hayatının karabasanlarının bir başka ertelemeye yol açtığı intihar düşleri kendini dışarı attı.

3 Ağustos 2008 Pazar

Seni Seviyorum



Fazıl Tar

1998 Temmuz'unda askeri birliğimiz yaz aylarında artan gerilla hareketlenmelerinden dolayı stratejik bir üs olan bir dağbaşındaydı. Sürekli sıcak çatışma riskinin olduğu bölgenin özelliği, ülke dışından gelmesi engellenemeyen gerillaların geçiş güzergahının dulunduğumuz yerle kesişiyor olmasıydı.

Bulunduğumuz yer tamamen yalıtılmış bir bölgeydi.Tabur olarak kalıyorduk orada ve yaklaşık 5oo askerin ihtiyaçları stoklarla sınırlıydı. Sivil haberleşme de mevcut bir uydu telefonuydu sadece.

Telefonun kullanımı kurallarla sınırlıydı elbette.Subaylara telefonu kullanma sırası 15 günde bir geliyor ve 3 dakika konuşma hakkı tanınıyordu.



Dondurucu, bitmeyen ve stresli gecenin sonunda sabah yatma vakti gelmişti. Telefon sırası bizim bölükteydi uykusuz ve yorgun erkekler olarak heyecanlıydık hepimiz.

Telafonu bulunduğumuz yerden yaklaşık bin metre uzaktaki başka bir dağda kullanabiliyorduk yalnızca. Sadece orada çalışıyordu telefon ve oraya yürümek zorundaydık. Bölük Komutanı yüzbaşı, bölüğün diğer rütbeli subayı Üstteğmen, takım komutanları ve ben üç Asteğmen, ayrıca habercilerimizle birlikte yola çıktık.



Sonunda ulaştık. Emniyet nedeniyle bir kayanın arkasında birer metre arayla oturmuş ailelerimiz ve sevgililerimizle konuşuyorduk. Sert erkeklerin en kırılgan halleri kelimelere dökülüyordu. Seslerinin tonu, neden segilimin kollarında değil bu Allahın belası yerdeyim diyen bir hüzünle boyanıyordu. Seçtikleri kelimeler en ahlaksız sevişmeleri yaşarken kullandıklarından ziyade uzak bir akraba ile konuşurken kullandıklarındandı.

İki hafta boyunca üç dakikalık konuşmalarının planını ve hayalini kurup başkalarının yanında olduklarından istemedikleri kelimeleri seçmeleri şu kısacık üç dakikayı mutsuzca uzatıyordu. Sonuçta hepimiz çocuktan farksız erkeklerdik ve bize duygularımızı pervasızca haykırmamamız öğretilmişti mutsuzduk hepimiz.




Ve sıra bana gelmişti. Diğer dört subayın birbirini taklit eden ve diğerlerinin konuşmaları dinlemekten utanma rolü yaptığı sinirbozucu gergin ortam umrumda değildi hiç. Benim sevgilim farklıydı,diğerlerinin sevgililerine benzemezdi, benim sevgilim yeryüzünün an nadide "Elmas"ıydı. İçinde bulunduğum trajik ve bir o kadar dramatik durumun sevgilimin beklediği kelimeleri engellemesine ve karşılıklı hayal kırıklığına yol açmasına izin veremezdim.

İlk cümlemi hiç unutmadım beyaz kartalların gezdiği keskin uçurumlarda yankılanmıştı haykırışım. Seni seviyorum. Üç dakika boyunca ancak sevgi cümleleri dökülmüştü ağzımdan diğerlerinin yüzlerini kızartan. Bilmem hatırladın mı?