17 Şubat 2015 Salı

BONANZA


Kısa boylu ve bodur bir kurt kırmasıydı. Kalın bir boynu, sık ve boz renkli tüyleri vardı. Oldukça sinirli bir köpekti. Ailede ısırmadığı, kovalamadığı kimse kalmamıştı. Benimse en iyi dostumdu Bonanza. Onu tanıdığımda 15 yaşımda olmalıyım. O da kendi yaşam süresinde o yaşlarda olmalıydı. Açık kestane rengi gözlerinden kızgın mı, sakin mi anlayabiliyordum. Çok badireler atlattı Bonanza. Şehir dışındaki evimizin etrafında uzun yürüyüşlere çıkardık. Genelde sevecen ve dost canlısıydı. Birlikte bazen dozunu kaçırdığımız oyunlar oynardık. Giderek sertleşen elenseler çeker, yere yatırır, kulağını falan çekerdim... Hırlayarak üzerime atılır, dişlerini geçirmeden ısırır, patileriyle üzerime atılır kendimizden geçerdik. Ara sıra kendini tutamaz içindeki yabanıl vahşiliği gençliğinin de etkisiyle gün yüzüne çıkarır ısırırdı beni aniden. Kararsız bir patlayıcı gibiydi öfkesi Bonanza'nın. En kızgın olduğu dönemler yaz sıcaklarının başladığı dönemler olurdu. Adana'nın sarı sıcaklarında kalın kürkü ona serin ve nemli bir yer bulması için arayışa iterken babamın ektiği sebzelerin, meyve ağaçlarının dibini kazıp az kovulmamıştır öfkeyle yattığı yerden. Eve bir yabancı geldiğinde ya da başka köpekler yakınlara geldiğinde iyiden iyiye hırçınlaşır öfkesini kontrol edemezdi. Çok severdim Bonanza'yı. O hırçınlığının altında yatan dostluğunu ve koşulsuz sevgisini hissederdim. Çukurova'nın ayaklar altında kalan manzarasına karşı yerleşmiş evimizden bazen çok uzaklaşırdık birlikte. Arka ayaklarıyla  durmadan yeri kazar, sağı solu edepsizce işaretlerken, kah bir tepeyi tırmanır kah bir dereyi geçerken bakir doğanın bilincinde olmadan serüvenleşen yoldaşlığımızın tadını çıkarırdık Bonanza'yla. Asla beni bırakmayacağını anlar dahası bilirdim içten içe. Ona kızsam da, kovalasam da bana asla kin tutmayacağını her defasında ispatlardı onu her çağırdığımda neşeyle yanıma geldiğinde.

Hayvanlara düşkün olan babam  bir gün hayli iri bir çoban köpeğiyle eve geldi: Toni. Bonanza'yla ciddi bir rekabet içine girdiler. Büyük cüssesi ile Bonanza'yı evden kovdu Toni. Ciddi kavgaları oldu. Birçok kez Bonanza'yı Toni'nin dişleri arasından güç bela kurtardık. Evin sınırları dışındaki güvenli bir mesafede yaşamaya başladı Bonanza. Yemek artıklarını götürdüğümde ne kadar aç olduğunu anlardım yutarcasına saldırdığından yiyeceklere. Etrafta köyler, başka evler ya da uzakta bir yerlerde yaşama şansı bulabilirdi ama hiç terk etmedi bizi Bonanza. Yaklaşık üç yıl sonra Toni aniden ortadan kaybolana dek eve gelemedi ama yine de bırakmadı bizi Bonanza. Başka köpeklerimiz de vardı ama Toni sadece Bonanza'ya karşı cephe almıştı. Sanırım diğer köpeklerin Toni'nin üstünlüğünü kabul eden karakterleri Bonanza'da hiç yoktu.

Sonra Bonanza döndü yine aramıza. Uzun yıllar bizle yaşadı. Ben okul için kent dışına gidip daha az gelmeye başlasam yine aramızda hiç eksilmeyen dostluğu yaşamaya devam ettik. Zaman hayvanlar için insanlardan daha hızlı akıyor sanırım. Bonanza yaşlandı sonra, bıyıkları beyazladı, dişleri döküldü yer yer ama, öfkesinden ve dostluğundan hiçbir şey kaybetmedi. Ta ki o uğursuz kış akşamına dek. Ben Adana'daki evdeydim. Babamlar gece geç saatte havlamalar duymuşlar. Dışarı çıkınca yaklaşık on tane çok büyük ve iri bir köpek çetesinin evin etrafındaki çiti geçip evin yakınına geldiğini görmüşler. O büyüklükte bir köpek çetesi insanlar için bile tehlikeli olduğundan bir şey yapamamışlar. Bonanza evdeki diğer iki köpek gibi bir kenara sinip savunmaya geçmek yerine çeteye saldırmış. Küçük cüssesini sabah cansız bulmuşlar evin önünde. Bizimle dostluğun bedelini canıyla ödeyen bir ilişki kurmak sanırım tam Bonanza'ya göre bir sondu. Hiç onun gibi biriyle karşılaşmamıştım. Yeri hiç dolmadı zaten. Ne zaman kendimi gerçekten yalnız hissetsem hep Bonanza'yı özlerim. Yuvarlak kızgın gözlerini, sevimli kuyruğunu, sivri dişlerini, tiz sesindeki iyiliğini ve bizim için ölüşünü...

15 Şubat 2015 Pazar

Öldürülen kadınlar, geleceğimiz ve isyan

Yeni sömürgecilik anlayışı dünyaya hakimken, duyguların bile mekanikleştiği atmosferde sıcak ve sevgi dolu şeyler yazmak ne zor. Hele ki kutsi gün üretmede eşi benzeri olmayan yaratıcılıktaki üretici insan uygarlığı heyecanla bir sevgililer gününü daha yaşıyorken. O sevgililer günü ki; genç bir kadın tecavüze uğrayıp, öldürülüp, bedeni yakılarak yok edilmeye çalışıldığının ortaya çıktığı güne denk geliyor.Sevgi, aşk, bağlılık, dostluk ve adanma gibi insanı yüceltmesi gereken duyguların kırmızının binbir türlü tonuna bulanmış satılık eşyalarla içinin boşaltıldığı ve alçaltıldığı bir günde bir kadın daha öldürülüyor. İçine düştüğümüz sığ ve birbirinin benzeri arzuların bedeli 14 Şubat’a özel bir renkte Özgecan’ın bedeniyle kanıyor. İktidarın artan ve giderek popülerleşen-yaygınlaşan bağnazlığı seri kadın cinayetlerini tetikliyor. Kadın cinayetlerini araştıran bir sosyoloğun “çok fazla acı var” diyerek intihar ettiği milliyetçi, muhafazakar, dindar ve erkek bir toplumu besleyen en hayati damar devlet tarafından besleniyor.
Öldürülen kadınlar, işçiler, endüstrinin birer nesneye ingirgeyip yok ettiği hayvanlar, ekolojik tahribat ve azalan yaşam standardımızla giderek mutsuzlaşıyoruz. Hayatın reset tuşu olmadığından zerre hata kabul etmiyor. Teknolojinin ulaştığı korkunç boyutlara rağmen verdiğimiz tahribatları, geçmiş hatalarımızı delete edip mutluluğumuzu masaüstüne almanın yolunu bulamadı insanoğlu. Ekosistemde sadece insan yaşamıyor içinde milyonlarca bitki, hayvan türleri yer almakta ve sömürgen insan bu sistemi oluşturan unsurlardan/türlerden sadece birisidir. Dolayısıyla dünya ekosisteminin bütünsel olarak varlığını sürdürebilmesi açısından, bu ekosistem içinde yer alan tüm canlı varlıkların varoluşları vazgeçilmez bir gereklilik ve zorunluluktur. Dünya ekosistemi içinde yer alan tüm canlı varlıkların ahlaki açıdan eşit düzeyde varoluş hakkı ortaya çıkmaktadır. Bu temel bir çevre hakkıdır. İnsan nüfusunun artmasına bağlı gelişen uygarlığı ve genişleyen yaşam alanları çevresel tahribatı artırmaktayken insanların birbirleriyle süren savaşlarını engellemek olanaksızdır.
Büyük ölçüde endüstri devrimi soncunda insan gereksinimlerini karşılamak için ortaya çıkmış endüstriyel üretim süreçlerinin sonucunda hava, su, toprak kirlenmesi ve en son olarak da küresel ısınma ile büyük ivme kazanan biyo-çeşitliliğin azalması doğrudan insan eylemlerinin sonucunda ortaya çıkmış bir olgudur. İnsan türü bir bakıma kendi varlığını ve refahını artırmak için, diğer canlı türlerini gözden çıkarmıştır. Farkında olmadan diğer canlı türlerinin varlığını (varoluşunu) tehdit etmekle aslında, kendi varoluşunu tehdit etmiş olmaktadır. Kökleri tarım devrimine dayanan evcilleştirmeyle başlayan uygarlığın gezegeni yavaşça tahrip eden atılımları giderek artan oranda devam etmektedir. Uygarlığın yarattığı tüm kurumları organize eden sistematik ve örgütlü şiddetin kolluk gücü devlet; nükleer riskle, kuraklıkla, çölleşmeyle, açlık ve yoksullukla geri dönüşsüz tahribatları organize ederek sömürgenlik konusunda baş rolü oynamaya devam ediyor.
Kıyametin alametlerini dini kitaplarda aramaya gerek yok her geçen gün yaklaşan felaketi daha çok hissediyor ve yaşıyoruz. Temiz bir hava soluyamıyorken insanlar vatan, millet, bayrak, din, kâr ve erkeklik uğruna birbirlerini boğazlamaya devam ediyor. Papa Gregory yedi ölümcül günahı; arzu, öfke, oburluk, tembellik, gurur, hırs ve gıpta olarak sıralamıştı. Günümüzde yaşasaydı fikrini değiştireceğine eminim. Çağımızın en iğrenç suçları şiddet ve sömürüdür. İnsanın insan ve tüm canlılar üzerinde sömürüsü… Hakim olma, sömürme yaşantımızın tüm alanlarında kendini iktidar olgusuyla göstermektedir. Sevgililer, kardeşler, patronlar, işçiler adeta damarlarında dolaşan kan gibi eşit olmayı, empati kurmayı, paylaşmayı aklının ucundan geçirmiyor.
Hiçbir an sürekli değildir, her an bir başka ana atlar ve o yeni anda ne olacağını hiç bilemezsin. Bir dakika önceki an bitmiştir, bir dakika sonrası gelmektedir. Çok güzel ya da çok acı anlar yaşayabilirsin ama hiçbiri sürmez, bitmez de… Aslında o bir bitiş değildir, sırasını savmıştır ve sırada bekleyen yeni anlar vardır. Aslında biten bir şey yoktur, yalnızca yaşanılır. En güzeli geriye gülümseyerek düşünülen anıların kalmasıdır. Tüm otoriter yapıların, mülkiyete dayalı tüm güç odaklarının, devletin ve onun eril ve türcü iktidarının yaşamla özdeşleşmiş anlarını zehirlemesine izin verme. Geçmişini isyanla, anını kavgayla, geleceğini hayallerinle kur.
Anarşi ve dayanışmayla…

YAŞAM ANARŞİDİR

Alışveriş yapmak eğlence ya da oyun değildir. Sen gereksizce tüketip satın aldıkça etrafına fakirliğin ve yoksulluğun duvarlarını örersin. Dolabında çoğalan eşyalar, eşitsizliği ve umutsuzluğu besler. Dolaşmak ve zaman harcamak için aklına gelen ilk yer AVM ise çoktan reklam dünyasının ışıltılı bir kofluğunun sadık bir tebaası haline gelmişsin demektir. Basit ve sade bir yaşam doğal hayatlarımıza dönmenin en kestirme yoludur.
Güvenlik, emeği ve dünyayı sömüren sermaye sahibinin dayattığı ayrıştırıcı bir paranoyadır. Jiletli teller, kalın duvarlar, kameralar, alarmlar, polisler ve bekçiler senden çaldıklarını yine senden korumaya çalıştıkları birer güvensizlik aygıtlarıdır. Biriktirdikleri her şeyin başkalarının yaşamını harcadığının bilinciyle yükselttikleri duvarlar korkularının tuğlalarından örülmüştür. Kapıların ve kilitlerin seni sistemin kaybedenlerinden biri olmaktan kurtaramadığı geleceğe yakınlaştırdığını anla artık.
Okulda öğretilen ilk şey sıraya girmen ve oturmandır. Numaralanarak, söz verilince konuşarak, bağımsızlığını zamanın hegemonyasında terkederek, sınırların olduğunu bilerek herkese benzetilirsin okulda. Öğretmenin kürsüsü öğrencinin ezilmişliğidir. Okulla, hiyerarşinin tezgahından geçince artık meslek denen öğretilmiş sömürü mekanizmasının dişlilerinden biri olman kolaylaşır. Okulda uygarlık dedikleri yaşamak için yapman gerekenlerin sana dayatıldığı duygusuz bilgilerden başka bir şey öğrenemezsin. Okulda sana öğretilen her şeyi unut, senden sakladıkları her şeyi okulun dışında bulacaksın.
Tanrı fikri mantıklı, anlaşılabilir olmayan ve açıklanamayan şeylerin bir potada eritilerek somut bir bağnazlık gerçeğine dönüştürülmüş tarihi bir secde ettirme refleksidir. Tanrı fikri, doğanın inkarı, kontrolü, yağması ve çıkar amaçlı kullanılmasına zemin hazırlayan uydurulmuş hoş kokulu ve boyalı bir cerahattir. Sana ısrarla Tanrı’ya inandığını söyleyen birinden uzak dur çünkü; ele geçirmeye çalıştığı ilk şey kendine benzetmeye çalıştığı beynin olacaktır. Bir Tanrı’ya mı inanıyorsun o zaman parçası olduğun insanlığın ortak çıkarlarını darp eden tüm bozguncu hırslardan artık sorumlu değilsin demektir. Kendine inan, böylesi hiç var olmayan bir canavar kılığına bürünmeye çalışan hırsızların foyasını meydana çıkarır.
Parlamento, milletvekilleri konutları, milletvekilleri, emekli milletvekilleri, milletvekili maaşları, mazbatalar, politikacılar, komisyonlar, alt komisyonlar, bütçe, karma bütçe, konsalide bütçe, ödenek, örtülü ödenek, anayasa, yasa, yasama, yürütme, yargı, kanun, kararname, yönetmelik, tasarı, halk oylaması, gensoru, temsili demokrasi, seçim, oy pusulaları, sandık, pusula, evet, hayır, çekimser, plebisit, siyasi partiler, yüksek seçim kurulu, danıştay, sayıştay, yargıtay, askeri yargıtay, ordu, kışla, silah, biber gazı, hükümet, diktatörlük, padişahlık, cumhurbaşkanlığı, danışmanlık, başbakanlık, bakanlık, valilik, genel müdürlük, müdürlük, muhtarlık, encümen, aza, seçmen, vatandaş, vergi, gardiyan, polis, emniyet müdürlüğü, karakol, dayak, dava, gözaltı, işkence, ceza, sopa, ceberrut, sadist, katil, akrep, TOMA, cezaevi: DEVLET!
Mezbahalar yeryüzündeki yaşamın düşmanı korkunç ve gözlerden saklanmaya çalışılan tahakkümcü insan uygarlığının kan makineleridir. Hayat, hayattır ister kedi, ister inek, ister koyun isterse insan olsun. İnsan ve hayvan ayrımı, insanın kendi çıkarına kullandığı bir tahakküm biçimidir sadece. Hayvanların acı ve işkence çekerek etleri için öldürülmesi çok daha ahlaki ve sağlıklı yollar varken tüketicilerin talebi ve finansal destekleriyle gerçekleşir. Merkezi bir sinir sistemi ve acıyı, açlığı, susamışlığı hissetme söz konusuysa bir fare de, bir domuz da, bir inek de, bir koyun da, bir çocuk da aynıdır. Et yeme kültürünü sorgulamak, neden olduğu adaletsizliği, acıyı ve eşitsizliği göz önüne alırsak dünya düzenini sorgulamaktır. Tüm canlı yaşamlarından üstün tuttuğumuz inanç, din, bayrak, mülkiyet ve kutsallarımız olduğu sürece bu dünyada cinayetler hiç bitmeyecek. Anarşist olduğu kabul edilsin ya da edilmesin hayvan özgürlüğü; hakim türcü kültüre karşı defakto bir isyandır.
Anarşi, sevgiyle dostlukla tüm canlıları birey olarak gören bir farkındalığın ve hoşgörünün mücadelesidir!

Anarşi, vahşinin kuralsız ve kaotik isyancı güdüleridir!
Bizden koparılmaya çalışılan vahşi hayallerimizin yerine düzenin ve başeğmenin otoriter enstrumanlarıyla hayal kurmayacağız!
Otoriter saçmalıkların ve toplumun sözde değerlerini vandal bir aşkla, kaosu arzulayan nihilist bir başı bozuklukla yıkacağız!
Ve ölmeli, uzlaşmaya yol açan tüm kurumları yaratıp besleyen pasifizmin ataletle içselleşmiş her bir atomu!
Devlet, mülkiyet ve ideolojilerden bağımsız özgün, mutlak bir özgürlüğü arzuluyoruz!
Yaşam anarşidir!
İSYAN! YIKIM! ANARŞİ!

Melankoli isyancıdır


Olağanüstü yaşamlarımız yok. Normalin, sıradanlığın tuzağına çoktan beri düşmüşüz. Anlayıştan uzak, birbirinden kopmuş ve her geçen gün biraz daha şeyleşen değersizleşen yaşamlarımıza inancımızı ve umudumuzu yitirdik. Gözlerimiz yaşararak, tüylerimiz dikenleşerek sarılmıyoruz artık birbirimize. Yakınlarda bir yerlerde bize dair olup bitenlere yüreğimizi çoktan kapattık. Teşekkür etmek, takdir etmek, özür dilemek, empati kurmak, anlamaya çalışmak hayatlarımızdan çıkmış. Sevdiğimiz insanlara bunu tereddüt etmeden söyleyebilmek, dost edinmek, paylaşmanın koşulsuz sadakatini unutmuşuz. Şikayet etmek, söylenmek, günü birlik hazların ve avunmaların peşinde kendimize yabancılaşmak en iyi yaptığımız şey olmuş. Yaşadığımız sinkaflı gerçekliğimizi izlediğimiz filmlerle, siber uzayın duvarlarıyla, makinelerin basitleştirdiği sözde hayatlarımıza acımasızca uyguluyoruz. Artık estetize edilmiş planlı yaşamlardan başka bir amaç için var olabileceğimizi tamamen unuttuk. İçimizde bir yerde ormanı, denizi, toprağı özleyen yanlarımız rasyonalize edilmiş bilincin esiri artık. Süperegolarımızı def etmenin yolunun bizden geçtiği tahayyül edemiyoruz bu çağda.
Sığındığımız bir yerde hırslardan, kârdan, egolardan, kötülükten ve düşmanlıktan uzak bir isyan içimizi güzelleştirmeli artık. Yalnızlıktan ve ses çıkarmaktan çekinmeyen itirazlar büyümeli gürültüyle. Bizleri kuşatan bu acizlik duygularının kaynağı otoriter şiddeti parçalamalıyız. Aşkı hediye paketlerine, sevgiyi evlilik cüzdanlarına, dostluğu kredi kartlarına tevil eden modernizmin aynalarını kırmalıyız. Bizi okulla eğiten, cezaeviyle tehdit eden, dinle korkutan, parayla esir eden, fabrikayla hasta eden uygarlığın tüm kurumlarını yok etmeliyiz.
Kozmosun ücra bir köşesinde yıldızlarla oynayaşan, gezegenlerle sevişen yaşam düşmanlarına karşı özgürlüğü ve aşkı savunan anarşistleriz biz.
Tüm devletlerle ve yarattığı örgütlü şiddet yok olana dek isyan, aşk, anarşi!