29 Ekim 2009 Perşembe

En iyi dost

nerelere gitmedik ki seninle birlikte sevgili dostum
seneler boyu hiç ayrılmadan

şehrin tüm izbe sokaklarını birlikte adımladık
mahalle içlerindeki kadınsız balkonları birlikte süzdük seninle

şehrin tüm parklarındaki banklarına oturup
tüm köprülerinin korkuluklarına birlikte tutunduk

güneşin doğuşunu izlemeye giderken sabahları birlikte sustuk
akşamları ikimizde kızıldık batışında güneşin

o hiç sevmediğimiz sıkıntılı öğleden sonralarında
zaman hızlansın diye koşarak gittik her yere

geceleri birlikte acıdık kaldırım orospularına
kendimize acıdığımızdan fazla

neler yapmadık ki birlikte biz sevgili dostum
seneler boyu hiç kopmadan

gökyüzündeki maviye özenip esrar da içtik
sırf denizi görüyor diye gidip inşaatlarda da çalıştık

kimse ile kavga etmedik bir tek
polislere attığımız taşları saymazsak

her gün aynı gazeteyi okuyup birlikte içtik çayımızı
hatta kızların peşinden birlikte koştuk yıllar yılı

yalanlara inanmadığım için değil
korktuğumdan götürmedim seni hiçbir camiiye

işte bu yüzden senden hiç ayrılmadım
çünkü sen benim en iyi arkadaşımdın
ve beni hiç bırakmadın
sevgili ayakkabım

fazıl tar

Hoş geldin

Ayşegül Arslan'ın ve bizim minik umudumuza...


"Bu nasıl bir sonbahar yaşadığımız?" diye şaştı, bir hüzünbaz
Gökten akan yağmur dahi yeşertemedi
Çiçekli göğüs kafeslerinde uyuyan hüznü
Esmedi gitti bu ölüsevici mevsimde bir sevgilinin nefesi
Kimsenin yüzüne, sıcak bir fırtına gibi vuslata dair

"Bu nasıl bir güz anlayamadım?" diye kısırlaştı, yalnız bir işvebaz
Ne havalanıyor kanlarının içinde tarla kuşları, serçeler, kırlangıçlar, saksağanlar
Ne başkasının elini özlüyor terli eller, kirli eller, temiz eller
Soğuk bakışlar dirimsiz beton
Ruhlar dumansız katre
Batmaya meyilli desteksiz katanparalar
Donuklaşan bir korku gibi süzlüyor
Bu intihar mevsiminde
Mutsuzluk olarak

Şefkat ise bordası paslı bir gemidir
Mendireğe uğramadan geçip giderken
Ufuk çizgisindeki kızıllkta boğulur
Bir ekim sıkıntısında
Özlemle sevişemeden

Gordion'un karamsar düğümünü çözen kılıcın
Keskin parlak zekası gibi aydınlanıveriyor ortalık nihayet
Mutlu bir ışığın etekleri kaplıyor dört bir yanı
Mutlu bir ülke gibi doğuyor umudumuz
Bayraklara, sınırlara, savaşlara, krallara, soytarılara inat
Herkesten farklı
Aşka nazire
Barışın kızı
Aze

fazıl tar

21 Ekim 2009 Çarşamba

Uzayan nehir

şehirden kaçar gibi uzuyor kuyruğu nehrin
azalıyor suyu sonuna doğru
birer birer eksilen
İstanbullu beyefendiler gibi

ilk fırsatta vazgeçtiklerimiz yüzüyor suyun üzerinde
görmezden geldiğimiz vicdanımız mesela
ağlayamadıklarımız
güldüremediklerimiz
doyuramadıklarımız
açlığımız da yüzüyor nehirde
kılı kırk yaran sevişmeler gibi
uzuyor kuyruğu nehrin

bir tek güneş farkımda
konuşmadan kızıyor
el veriyor kavrukluğuma
uzuyor nehir bir örümcek gibi şehirden
uzaklaştıkça alıyor ellerini ayaklarını kederden
portakal ağaçları ve limonlar
etrafında hurmalarla birlikte yürüyor nehir
denize doğru
kulağımızda Brecht
dilimizde susuzluk nehir boyu hüzünler üzerinden
gizemler içinden
uzuyor nehrin kuyruğu şehirden uzaklaştıkça

su yerine şimdi
yitik sevişmeler akıyor nehirden
can çekişen hazlar uluyor
tunça boyanmış regller boyunca
çatısız bağ evlerinde
kasık tarikatından sakallı ibne müridler
sızmış kalmış öylece
sevişme yorgunu sırtlarının üzerinde

kendine akıyor nehir artık
kendi yatağında vazgeçişler boyunca
şehirden kaçar gibi akıyor hâlâ
uzuyor kuyruğu
su yerine pişmanlık akıyor, kaybolan tarçınlı şefkat akıyor, kumpas, sıradanlık, basitlik, mülteci evlilikler, sümenaltı aşklar, kişiliksiz hayaller, renksiz betebe misali sevişmeler, ertelenen intiharlar, karanlık dostluklar, hiç aramamalar, terketmeler, ihanetler, hep benler, nezaketsizlikler, son öpüşler de akıp gidiyor
yok olmak istediği bir deltaya doğru
görüyorum gidiyorlar

sağda bir yerde duruyorum
uzayıp giden zamanda bir nokta gibi
toprak kokuları arasında orada
umutsuz ama çok mutlu kadınlar
simetrik bir şekilde çalışıyor
ellerinde buğday çuvalı
sırtlarında çocukları
işte onlar tarla kuşları
bir şiirin parçası gibi değil
alınlarındaki terin
rahimlerindeki ikircikli zevkin
başat zulmu gibi çalışıyorlar

sonunda kayboluyor nehir gözden
bir bilinmezliğe doğru
sahipsiz mezarlıkları
töhmet altında bırakıp gidiyor yılan gibi kıvrılarak
mezarlar içinde bahçeleri terkederek

katilinden kurtulma güdüsüyle
kopan bir kuyruğun
can havliyle çırpınıyor
yaşama sevinci
çoktan öldüğünden
habersiz

fazıl tar

İyotkeş arsız

Değişen bir şey yoktu. Her zaman olan yine yaşanıyordu işte. Bir süre bekledi öylesine hiçbir şey yapmadan. Gözlerini dikiz aynasına dikti ve şoföre baktı uzun uzun gözgöze gelip para üstünü vermediğini hatırlamasını umarak. Bunu umud etmenin saçmalığını şoförün umarsamaz, kaba ve şiddete meyilli vücut dilinden anlıyordu anlamasına ama kendine ait olan parasını isteyememesinin sünepeleğini tam anlayamıyordu.

Kendini bildi bileli içinden paranın geçtiği her şeyde savsak bir beceriksizlikle karşısındaki kişilerin dolaylı ya da dolaysız gadrine uğrardı. Artık bunu kabullenmişti kabullenmesine ama şimdi gideceği yere varana kadar içini kemirecek olan bu can sıkıcı durumdan nasıl kurtulacağını tam olarak kestiremiyordu. İneceği durağa kadar "nasıl olsa bir şeyler yaparım" mazeretiyle zaman kazanıp elindeki sahaflardan aldığı eski bir edebiyat dergisini gelişigüzel açtı, kısa bir denemeye takıldı gözü ve okumaya başladı:

"Para üstü

Erken orta yaşlarında bir adam, gündüzün erken saatlerinde girdiği meyhaneden akşamın erken saatlerinde ayrıldı. Biraz da denizin kokusuyla sarhoş olmak ve günbatımının dişi ışıkları ile yalnızlığının dansına kadeh kaldırmak istiyordu. Beyoğlu'nun arka sokakalarının çapraşık simetrisi, sabırsızca denize gitmek isteyen çakırkeyif bir adam için İstanbul'un hüzün dolu esrik bir imzası değil hızla atlanması gereken bir engeldi sadece.

Adımlarını sıklaştırdı adam. Henüz karanlık çökmeden, sarhoşluğu geçmeden, sıkıntılı bir sıradanlığın emrine girmeden, sürekli denizciliğe küfredip denizden ayrı kalınca da her seferinde geri dönen "iyotkeş bir arsız" gibi istiyordu adam denizi. Tam köşeyi dönerken hızlı adımlarla akşam ezanından önce evde olmak için acele eden ana-kızın kız olanı ile vücut vücuda geliverdi. Kızın omzu hafifiçe göğsüne değmişti ve kız aniden durmasa kucaklaşacaklardı az kalsın.

Adamın ağzından soluk bir "afedersiniz", kızın gözlerinden parlak bir "önemli değil" dökülüverdi. Kız adamın geldiği yöne doğru annesinden biraz daha uzaklaşarak ve biraz daha sallanarak yürürken ardından bakan adama annesine çaktırmadan bakışında ve sol kaşının yukarıya doğru mutedil bir şekilde kalkışında adam; denizi gördü, güneşi gördü, İstanbul'u gördü, kayıp ilk gençliğini gördü... Geri döndü adam kızın ardından.

Şimdi bir yolunu bulup tanışmalıydı adam kızla. Kız da anlamıştı ya adamın niyetini merakla ve tebessümlü bakışlarla bekliyordu neler olacağını. Adam şaşkındı biraz hiç yapmamıştı bu tür şeyler ama kararlıydı da tanışacaktı, denize gidilen en kestirme yoldaydı belki de gülümseyen bir denizle sonlanacaktı yalnızlığı. Bir şeyler yapmalıydı.

Elini gömleğinin cebine attı ve bir kağıt çıkardı. Aceleyle bir şeyler yazdı başında "merhabalı", kanındaki alkolle teğelleyerek pusulasını pantolonunun cebine koyup kıza yanaştı. Yanındayken kızın adam çıkardı pantolonun cebinden pusulasını verdi bakmadan. Kız da aldı kağıdı hemen yeşillendi adam. Son bir bakışla ayrıldılar köşebaşından.

Adam şimdi evine gitmeliydi. Zaten denizdi şimdi. Belki de yoksul bir İstanbul akşamının yalnızlığında bir telefona sarılarak kurtulacaktı kimsesizliğinden adam. Evine gitmeden önce Taksim'de bir büfeden sigara almak için durdu adam. Aldı sigarasını ve cebindeki son parasını uzattı adam ki hâlâ çakırkeyifti. Büfeci şöyle bir baktı adama adam da ona. Adam bekliyordu parasının üstünü ama büfeci; "deniz arka tarafta amca" dedi uzattı geri adamın pusulasını:

'merhaba
denizi arıyordum
sizi buldum
bu da telefonum: ...'

Adamın hayalleri soyulmuştu. Gitti evine yalnızlığına sarılıp yattı."

Denemeyi okumayı bitirdiğinde ineceği yere gelmişti. Şoföre "romantik bir yerde inecek var" dedi. Şoför ilk kez gülümsedi. Deniz kokan İstanbul'a indi aklında en azından buruk hayalleri vardı ve bir paket de sigarası.

6 Ekim 2009 Salı

Ten kırmızısı ihtiraslar

yüzünde bir şey var
uzun ve ince
adını koyamadığım
beklentilerde
bir susuş
bir öpüş gibi
denizin çölü
ayın tutkusu sanki yüzün
alnımdaki hüzne benzeyen bir şey
sabah rehavetim gibi
ya da sancı midemdeki
ilk ihmal edilen şey
kaybediliş
unutuluş
yüzün
ince ve uzun

ellerinde bir şey var
kudretli mi kudretli
anlayamadığım
saçlarına götürürsün bazan ellerini
kendini ararsın yalnızlığında
bulamazsın
ben hatırlatırım sadece sana
güzelliğini
ellerini
ne kadar da buğday tenli
ellerin ne kadar yetenekli
başka bir ülkenin cumhuriyeti
ellerin aşk nedeni

omuzlarında bir şey var
beyaz üzerine kırmızı
bayrak değil ten kırmızı
dokunuşların ihitiraslı sızısı
beni zengin eder
küçük omuzların
bilmeden sakladığım
hafızamın hazinesi
iki kardeş akdeniz şehrinin
yaz tedirginliği akşamında
karanlıkları yırtan göğsüme dayarsın
toprak kokulu
can simidi
omuzların

vücudunda bir şey var
vücudunda
çıplak ve arzulu
bunu bir tek kendin biliyordun ya
artık ben de öğrendim
kurtuluşumdur artık kasıkların
ve memelerin
haydi gidelim

fazıl tar