17 Şubat 2015 Salı

BONANZA


Kısa boylu ve bodur bir kurt kırmasıydı. Kalın bir boynu, sık ve boz renkli tüyleri vardı. Oldukça sinirli bir köpekti. Ailede ısırmadığı, kovalamadığı kimse kalmamıştı. Benimse en iyi dostumdu Bonanza. Onu tanıdığımda 15 yaşımda olmalıyım. O da kendi yaşam süresinde o yaşlarda olmalıydı. Açık kestane rengi gözlerinden kızgın mı, sakin mi anlayabiliyordum. Çok badireler atlattı Bonanza. Şehir dışındaki evimizin etrafında uzun yürüyüşlere çıkardık. Genelde sevecen ve dost canlısıydı. Birlikte bazen dozunu kaçırdığımız oyunlar oynardık. Giderek sertleşen elenseler çeker, yere yatırır, kulağını falan çekerdim... Hırlayarak üzerime atılır, dişlerini geçirmeden ısırır, patileriyle üzerime atılır kendimizden geçerdik. Ara sıra kendini tutamaz içindeki yabanıl vahşiliği gençliğinin de etkisiyle gün yüzüne çıkarır ısırırdı beni aniden. Kararsız bir patlayıcı gibiydi öfkesi Bonanza'nın. En kızgın olduğu dönemler yaz sıcaklarının başladığı dönemler olurdu. Adana'nın sarı sıcaklarında kalın kürkü ona serin ve nemli bir yer bulması için arayışa iterken babamın ektiği sebzelerin, meyve ağaçlarının dibini kazıp az kovulmamıştır öfkeyle yattığı yerden. Eve bir yabancı geldiğinde ya da başka köpekler yakınlara geldiğinde iyiden iyiye hırçınlaşır öfkesini kontrol edemezdi. Çok severdim Bonanza'yı. O hırçınlığının altında yatan dostluğunu ve koşulsuz sevgisini hissederdim. Çukurova'nın ayaklar altında kalan manzarasına karşı yerleşmiş evimizden bazen çok uzaklaşırdık birlikte. Arka ayaklarıyla  durmadan yeri kazar, sağı solu edepsizce işaretlerken, kah bir tepeyi tırmanır kah bir dereyi geçerken bakir doğanın bilincinde olmadan serüvenleşen yoldaşlığımızın tadını çıkarırdık Bonanza'yla. Asla beni bırakmayacağını anlar dahası bilirdim içten içe. Ona kızsam da, kovalasam da bana asla kin tutmayacağını her defasında ispatlardı onu her çağırdığımda neşeyle yanıma geldiğinde.

Hayvanlara düşkün olan babam  bir gün hayli iri bir çoban köpeğiyle eve geldi: Toni. Bonanza'yla ciddi bir rekabet içine girdiler. Büyük cüssesi ile Bonanza'yı evden kovdu Toni. Ciddi kavgaları oldu. Birçok kez Bonanza'yı Toni'nin dişleri arasından güç bela kurtardık. Evin sınırları dışındaki güvenli bir mesafede yaşamaya başladı Bonanza. Yemek artıklarını götürdüğümde ne kadar aç olduğunu anlardım yutarcasına saldırdığından yiyeceklere. Etrafta köyler, başka evler ya da uzakta bir yerlerde yaşama şansı bulabilirdi ama hiç terk etmedi bizi Bonanza. Yaklaşık üç yıl sonra Toni aniden ortadan kaybolana dek eve gelemedi ama yine de bırakmadı bizi Bonanza. Başka köpeklerimiz de vardı ama Toni sadece Bonanza'ya karşı cephe almıştı. Sanırım diğer köpeklerin Toni'nin üstünlüğünü kabul eden karakterleri Bonanza'da hiç yoktu.

Sonra Bonanza döndü yine aramıza. Uzun yıllar bizle yaşadı. Ben okul için kent dışına gidip daha az gelmeye başlasam yine aramızda hiç eksilmeyen dostluğu yaşamaya devam ettik. Zaman hayvanlar için insanlardan daha hızlı akıyor sanırım. Bonanza yaşlandı sonra, bıyıkları beyazladı, dişleri döküldü yer yer ama, öfkesinden ve dostluğundan hiçbir şey kaybetmedi. Ta ki o uğursuz kış akşamına dek. Ben Adana'daki evdeydim. Babamlar gece geç saatte havlamalar duymuşlar. Dışarı çıkınca yaklaşık on tane çok büyük ve iri bir köpek çetesinin evin etrafındaki çiti geçip evin yakınına geldiğini görmüşler. O büyüklükte bir köpek çetesi insanlar için bile tehlikeli olduğundan bir şey yapamamışlar. Bonanza evdeki diğer iki köpek gibi bir kenara sinip savunmaya geçmek yerine çeteye saldırmış. Küçük cüssesini sabah cansız bulmuşlar evin önünde. Bizimle dostluğun bedelini canıyla ödeyen bir ilişki kurmak sanırım tam Bonanza'ya göre bir sondu. Hiç onun gibi biriyle karşılaşmamıştım. Yeri hiç dolmadı zaten. Ne zaman kendimi gerçekten yalnız hissetsem hep Bonanza'yı özlerim. Yuvarlak kızgın gözlerini, sevimli kuyruğunu, sivri dişlerini, tiz sesindeki iyiliğini ve bizim için ölüşünü...

15 Şubat 2015 Pazar

Öldürülen kadınlar, geleceğimiz ve isyan

Yeni sömürgecilik anlayışı dünyaya hakimken, duyguların bile mekanikleştiği atmosferde sıcak ve sevgi dolu şeyler yazmak ne zor. Hele ki kutsi gün üretmede eşi benzeri olmayan yaratıcılıktaki üretici insan uygarlığı heyecanla bir sevgililer gününü daha yaşıyorken. O sevgililer günü ki; genç bir kadın tecavüze uğrayıp, öldürülüp, bedeni yakılarak yok edilmeye çalışıldığının ortaya çıktığı güne denk geliyor.Sevgi, aşk, bağlılık, dostluk ve adanma gibi insanı yüceltmesi gereken duyguların kırmızının binbir türlü tonuna bulanmış satılık eşyalarla içinin boşaltıldığı ve alçaltıldığı bir günde bir kadın daha öldürülüyor. İçine düştüğümüz sığ ve birbirinin benzeri arzuların bedeli 14 Şubat’a özel bir renkte Özgecan’ın bedeniyle kanıyor. İktidarın artan ve giderek popülerleşen-yaygınlaşan bağnazlığı seri kadın cinayetlerini tetikliyor. Kadın cinayetlerini araştıran bir sosyoloğun “çok fazla acı var” diyerek intihar ettiği milliyetçi, muhafazakar, dindar ve erkek bir toplumu besleyen en hayati damar devlet tarafından besleniyor.
Öldürülen kadınlar, işçiler, endüstrinin birer nesneye ingirgeyip yok ettiği hayvanlar, ekolojik tahribat ve azalan yaşam standardımızla giderek mutsuzlaşıyoruz. Hayatın reset tuşu olmadığından zerre hata kabul etmiyor. Teknolojinin ulaştığı korkunç boyutlara rağmen verdiğimiz tahribatları, geçmiş hatalarımızı delete edip mutluluğumuzu masaüstüne almanın yolunu bulamadı insanoğlu. Ekosistemde sadece insan yaşamıyor içinde milyonlarca bitki, hayvan türleri yer almakta ve sömürgen insan bu sistemi oluşturan unsurlardan/türlerden sadece birisidir. Dolayısıyla dünya ekosisteminin bütünsel olarak varlığını sürdürebilmesi açısından, bu ekosistem içinde yer alan tüm canlı varlıkların varoluşları vazgeçilmez bir gereklilik ve zorunluluktur. Dünya ekosistemi içinde yer alan tüm canlı varlıkların ahlaki açıdan eşit düzeyde varoluş hakkı ortaya çıkmaktadır. Bu temel bir çevre hakkıdır. İnsan nüfusunun artmasına bağlı gelişen uygarlığı ve genişleyen yaşam alanları çevresel tahribatı artırmaktayken insanların birbirleriyle süren savaşlarını engellemek olanaksızdır.
Büyük ölçüde endüstri devrimi soncunda insan gereksinimlerini karşılamak için ortaya çıkmış endüstriyel üretim süreçlerinin sonucunda hava, su, toprak kirlenmesi ve en son olarak da küresel ısınma ile büyük ivme kazanan biyo-çeşitliliğin azalması doğrudan insan eylemlerinin sonucunda ortaya çıkmış bir olgudur. İnsan türü bir bakıma kendi varlığını ve refahını artırmak için, diğer canlı türlerini gözden çıkarmıştır. Farkında olmadan diğer canlı türlerinin varlığını (varoluşunu) tehdit etmekle aslında, kendi varoluşunu tehdit etmiş olmaktadır. Kökleri tarım devrimine dayanan evcilleştirmeyle başlayan uygarlığın gezegeni yavaşça tahrip eden atılımları giderek artan oranda devam etmektedir. Uygarlığın yarattığı tüm kurumları organize eden sistematik ve örgütlü şiddetin kolluk gücü devlet; nükleer riskle, kuraklıkla, çölleşmeyle, açlık ve yoksullukla geri dönüşsüz tahribatları organize ederek sömürgenlik konusunda baş rolü oynamaya devam ediyor.
Kıyametin alametlerini dini kitaplarda aramaya gerek yok her geçen gün yaklaşan felaketi daha çok hissediyor ve yaşıyoruz. Temiz bir hava soluyamıyorken insanlar vatan, millet, bayrak, din, kâr ve erkeklik uğruna birbirlerini boğazlamaya devam ediyor. Papa Gregory yedi ölümcül günahı; arzu, öfke, oburluk, tembellik, gurur, hırs ve gıpta olarak sıralamıştı. Günümüzde yaşasaydı fikrini değiştireceğine eminim. Çağımızın en iğrenç suçları şiddet ve sömürüdür. İnsanın insan ve tüm canlılar üzerinde sömürüsü… Hakim olma, sömürme yaşantımızın tüm alanlarında kendini iktidar olgusuyla göstermektedir. Sevgililer, kardeşler, patronlar, işçiler adeta damarlarında dolaşan kan gibi eşit olmayı, empati kurmayı, paylaşmayı aklının ucundan geçirmiyor.
Hiçbir an sürekli değildir, her an bir başka ana atlar ve o yeni anda ne olacağını hiç bilemezsin. Bir dakika önceki an bitmiştir, bir dakika sonrası gelmektedir. Çok güzel ya da çok acı anlar yaşayabilirsin ama hiçbiri sürmez, bitmez de… Aslında o bir bitiş değildir, sırasını savmıştır ve sırada bekleyen yeni anlar vardır. Aslında biten bir şey yoktur, yalnızca yaşanılır. En güzeli geriye gülümseyerek düşünülen anıların kalmasıdır. Tüm otoriter yapıların, mülkiyete dayalı tüm güç odaklarının, devletin ve onun eril ve türcü iktidarının yaşamla özdeşleşmiş anlarını zehirlemesine izin verme. Geçmişini isyanla, anını kavgayla, geleceğini hayallerinle kur.
Anarşi ve dayanışmayla…

YAŞAM ANARŞİDİR

Alışveriş yapmak eğlence ya da oyun değildir. Sen gereksizce tüketip satın aldıkça etrafına fakirliğin ve yoksulluğun duvarlarını örersin. Dolabında çoğalan eşyalar, eşitsizliği ve umutsuzluğu besler. Dolaşmak ve zaman harcamak için aklına gelen ilk yer AVM ise çoktan reklam dünyasının ışıltılı bir kofluğunun sadık bir tebaası haline gelmişsin demektir. Basit ve sade bir yaşam doğal hayatlarımıza dönmenin en kestirme yoludur.
Güvenlik, emeği ve dünyayı sömüren sermaye sahibinin dayattığı ayrıştırıcı bir paranoyadır. Jiletli teller, kalın duvarlar, kameralar, alarmlar, polisler ve bekçiler senden çaldıklarını yine senden korumaya çalıştıkları birer güvensizlik aygıtlarıdır. Biriktirdikleri her şeyin başkalarının yaşamını harcadığının bilinciyle yükselttikleri duvarlar korkularının tuğlalarından örülmüştür. Kapıların ve kilitlerin seni sistemin kaybedenlerinden biri olmaktan kurtaramadığı geleceğe yakınlaştırdığını anla artık.
Okulda öğretilen ilk şey sıraya girmen ve oturmandır. Numaralanarak, söz verilince konuşarak, bağımsızlığını zamanın hegemonyasında terkederek, sınırların olduğunu bilerek herkese benzetilirsin okulda. Öğretmenin kürsüsü öğrencinin ezilmişliğidir. Okulla, hiyerarşinin tezgahından geçince artık meslek denen öğretilmiş sömürü mekanizmasının dişlilerinden biri olman kolaylaşır. Okulda uygarlık dedikleri yaşamak için yapman gerekenlerin sana dayatıldığı duygusuz bilgilerden başka bir şey öğrenemezsin. Okulda sana öğretilen her şeyi unut, senden sakladıkları her şeyi okulun dışında bulacaksın.
Tanrı fikri mantıklı, anlaşılabilir olmayan ve açıklanamayan şeylerin bir potada eritilerek somut bir bağnazlık gerçeğine dönüştürülmüş tarihi bir secde ettirme refleksidir. Tanrı fikri, doğanın inkarı, kontrolü, yağması ve çıkar amaçlı kullanılmasına zemin hazırlayan uydurulmuş hoş kokulu ve boyalı bir cerahattir. Sana ısrarla Tanrı’ya inandığını söyleyen birinden uzak dur çünkü; ele geçirmeye çalıştığı ilk şey kendine benzetmeye çalıştığı beynin olacaktır. Bir Tanrı’ya mı inanıyorsun o zaman parçası olduğun insanlığın ortak çıkarlarını darp eden tüm bozguncu hırslardan artık sorumlu değilsin demektir. Kendine inan, böylesi hiç var olmayan bir canavar kılığına bürünmeye çalışan hırsızların foyasını meydana çıkarır.
Parlamento, milletvekilleri konutları, milletvekilleri, emekli milletvekilleri, milletvekili maaşları, mazbatalar, politikacılar, komisyonlar, alt komisyonlar, bütçe, karma bütçe, konsalide bütçe, ödenek, örtülü ödenek, anayasa, yasa, yasama, yürütme, yargı, kanun, kararname, yönetmelik, tasarı, halk oylaması, gensoru, temsili demokrasi, seçim, oy pusulaları, sandık, pusula, evet, hayır, çekimser, plebisit, siyasi partiler, yüksek seçim kurulu, danıştay, sayıştay, yargıtay, askeri yargıtay, ordu, kışla, silah, biber gazı, hükümet, diktatörlük, padişahlık, cumhurbaşkanlığı, danışmanlık, başbakanlık, bakanlık, valilik, genel müdürlük, müdürlük, muhtarlık, encümen, aza, seçmen, vatandaş, vergi, gardiyan, polis, emniyet müdürlüğü, karakol, dayak, dava, gözaltı, işkence, ceza, sopa, ceberrut, sadist, katil, akrep, TOMA, cezaevi: DEVLET!
Mezbahalar yeryüzündeki yaşamın düşmanı korkunç ve gözlerden saklanmaya çalışılan tahakkümcü insan uygarlığının kan makineleridir. Hayat, hayattır ister kedi, ister inek, ister koyun isterse insan olsun. İnsan ve hayvan ayrımı, insanın kendi çıkarına kullandığı bir tahakküm biçimidir sadece. Hayvanların acı ve işkence çekerek etleri için öldürülmesi çok daha ahlaki ve sağlıklı yollar varken tüketicilerin talebi ve finansal destekleriyle gerçekleşir. Merkezi bir sinir sistemi ve acıyı, açlığı, susamışlığı hissetme söz konusuysa bir fare de, bir domuz da, bir inek de, bir koyun da, bir çocuk da aynıdır. Et yeme kültürünü sorgulamak, neden olduğu adaletsizliği, acıyı ve eşitsizliği göz önüne alırsak dünya düzenini sorgulamaktır. Tüm canlı yaşamlarından üstün tuttuğumuz inanç, din, bayrak, mülkiyet ve kutsallarımız olduğu sürece bu dünyada cinayetler hiç bitmeyecek. Anarşist olduğu kabul edilsin ya da edilmesin hayvan özgürlüğü; hakim türcü kültüre karşı defakto bir isyandır.
Anarşi, sevgiyle dostlukla tüm canlıları birey olarak gören bir farkındalığın ve hoşgörünün mücadelesidir!

Anarşi, vahşinin kuralsız ve kaotik isyancı güdüleridir!
Bizden koparılmaya çalışılan vahşi hayallerimizin yerine düzenin ve başeğmenin otoriter enstrumanlarıyla hayal kurmayacağız!
Otoriter saçmalıkların ve toplumun sözde değerlerini vandal bir aşkla, kaosu arzulayan nihilist bir başı bozuklukla yıkacağız!
Ve ölmeli, uzlaşmaya yol açan tüm kurumları yaratıp besleyen pasifizmin ataletle içselleşmiş her bir atomu!
Devlet, mülkiyet ve ideolojilerden bağımsız özgün, mutlak bir özgürlüğü arzuluyoruz!
Yaşam anarşidir!
İSYAN! YIKIM! ANARŞİ!

Melankoli isyancıdır


Olağanüstü yaşamlarımız yok. Normalin, sıradanlığın tuzağına çoktan beri düşmüşüz. Anlayıştan uzak, birbirinden kopmuş ve her geçen gün biraz daha şeyleşen değersizleşen yaşamlarımıza inancımızı ve umudumuzu yitirdik. Gözlerimiz yaşararak, tüylerimiz dikenleşerek sarılmıyoruz artık birbirimize. Yakınlarda bir yerlerde bize dair olup bitenlere yüreğimizi çoktan kapattık. Teşekkür etmek, takdir etmek, özür dilemek, empati kurmak, anlamaya çalışmak hayatlarımızdan çıkmış. Sevdiğimiz insanlara bunu tereddüt etmeden söyleyebilmek, dost edinmek, paylaşmanın koşulsuz sadakatini unutmuşuz. Şikayet etmek, söylenmek, günü birlik hazların ve avunmaların peşinde kendimize yabancılaşmak en iyi yaptığımız şey olmuş. Yaşadığımız sinkaflı gerçekliğimizi izlediğimiz filmlerle, siber uzayın duvarlarıyla, makinelerin basitleştirdiği sözde hayatlarımıza acımasızca uyguluyoruz. Artık estetize edilmiş planlı yaşamlardan başka bir amaç için var olabileceğimizi tamamen unuttuk. İçimizde bir yerde ormanı, denizi, toprağı özleyen yanlarımız rasyonalize edilmiş bilincin esiri artık. Süperegolarımızı def etmenin yolunun bizden geçtiği tahayyül edemiyoruz bu çağda.
Sığındığımız bir yerde hırslardan, kârdan, egolardan, kötülükten ve düşmanlıktan uzak bir isyan içimizi güzelleştirmeli artık. Yalnızlıktan ve ses çıkarmaktan çekinmeyen itirazlar büyümeli gürültüyle. Bizleri kuşatan bu acizlik duygularının kaynağı otoriter şiddeti parçalamalıyız. Aşkı hediye paketlerine, sevgiyi evlilik cüzdanlarına, dostluğu kredi kartlarına tevil eden modernizmin aynalarını kırmalıyız. Bizi okulla eğiten, cezaeviyle tehdit eden, dinle korkutan, parayla esir eden, fabrikayla hasta eden uygarlığın tüm kurumlarını yok etmeliyiz.
Kozmosun ücra bir köşesinde yıldızlarla oynayaşan, gezegenlerle sevişen yaşam düşmanlarına karşı özgürlüğü ve aşkı savunan anarşistleriz biz.
Tüm devletlerle ve yarattığı örgütlü şiddet yok olana dek isyan, aşk, anarşi!





22 Kasım 2014 Cumartesi

Amerika'nın keşfi, soykırım ve kapitalizmin bataklığında serpilen devlet kibri


Kristof Kolomb bu kıyılara çıktığında, barışçıl yerli halk kollarını açarak onu karşıladı. Bana sorarsanız, yapılması gereken en zarif şey onun boğazını kesmekti.

John Zerzan



Baskın irade her söylediğinin doğru olduğuna inanır. Gücünü, elinde bulundurduğu tahakküm aygıtıyla koruyan her dikta sadece doğruyu söylemekle kalmaz söylediklerine koşulsuz inanılmasını da ister. Sorgudan ve şüpheden uzak bir iktidar en güçlü kaledir. Söylemlerinin gerçekler karşısında düştüğü pespayeliğe ve komikliğe rağmen absürt denecek iddiaların gündem olması dahi kendi gücünü sürdürmeye yarayan bir inanç barometresi işlevi görür.

Kaba güç ve devlet şiddetinin vicdandan yoksun yöntemlerini sürekli kullananların yürüttüğü algı operasyonlarını nasıl okumalıyız peki? Amerika'yı kimin keşfettiğinin, kimin ona ismini verdiğinin ya da Amerikancılığı kimin icat ettiğinin bu çağda ne önemi var? Küba dağlarındaki cami hezeyanları bizlere ne anlatmalı? Hiç kuşkusuz Türkiye topraklarının şu an ki egemenlerinin kibri ve gururu atalarından miras onlara. Viyana kapılarına dayanmış ecdadının ve İslam'la sentezlenmiş Şark Ulviyetinin bir zamanlar Batı'nın tuvaletsiz uygarlığından katbekat üstün olduğu Müslüman/milliyetçi dimağlarına kazınmış. Oysa tekno-endüstriyel uygarlığın enstrümanlarını ithal eden günümüz taklitçiliğinin dünyaya dinci/milliyetçi babalanmaları açıktır ki aşağılık kompleksinin dışa vurumundan başka bir şey değil.

Artık kafası çalışan hiç kimse ilerlemenin, büyümenin ve kalkınmanın sürdürülebilir ve iyi bir şey olduğunu savunamıyor süregiden insani/ekolojik yıkıma bakarak. Amerikanın keşfedilmesinin arkasındaki Kızılderili Soykırımı, yerlilerin çiçek hastalığı bulaştırılması, yerlilerin kısırlaştırılmaları, hayvan türlerin ve ormanların yok edilmesi, bir zamanların geniş bakir coğrafyasının toptan bir acımasızlıkla tarumar edilmesi yatar. İşte Amerika'yı keşfetme babalanmasının ardında yatan asıl imaj budur; Müslüman ve Türk devlet politikalarının gayri resmi katliam ve soykırım bilinci. 

Günümüzde devletler Amerikan Rüyası'ndan, fırsatlar ülkesinden, güzel yarınlardan umut vermiyorlar. Global bir insanlık krizi dünyayı sarmış durumda. Uygarlığın patolojik yıkımlarının sonuçlarıyla isyanlar şekillenme sürecinde. Sorun Amerika'yı keşfetmeden öte kimin işçileri ve insanları daha fazla sömürebiliyor ve kimin çevreyi daha fazla zarara uğratabiliyor olduğudur mutlak kâr ve iktidar uğruna, asıl önemli olan budur.

Amerika'yı Müslümanların keşfettiğini iddia etmek; her yıl binlerce işçinin önlenebilir nedenlerle ölmesini umursamamaktır.

Amerika'yı Müslümanların keşfettğini iddia etmek; Üçüncü Boğaz Köprüsü ve üçüncü Havaalanı ile yüz binlerce ağacı on binlerce hayvanı yok etmeyi savunmaktır.

Amerika'yı Müslümanların keşfettiğini iddia etmek; süren binlerce HES ve inşaat projeleriyle yerel kaynakları yok etmek insanları işsizliğe kentlerde ucuz iş gücüne mahkum etmektir.

Amerika'yı Müslümanların keşfettiğini iddia etmek; ülkeyi betonun grilikleriyle bunaltıp insanları birbirine yabancılaştırmaktır.

Amerika'yı Müslümanların keşfettiğini iddia etmek; tek geçer akçenin güç ve iktidar tek gücün de paradan ve zenginleşmeden geçtiğini icraatlarıyla onamaktır.

Amerika'yı Müslümanların keşfettiğini iddia etmek; kentin arasına sıkışmış tek ağaçlı parkları yıkıp yerlerine AVM, cami inşa etme aymazlığıdır.

Amerika'yı Müslümanların keşfettiğini iddia etmek; uydurduğu hukuku adalet diye halka satan bir yargı sistemiyle insanları susturmaktır.

Amerika'yı Müslümanların keşfettiğini iddia etmek; kadını eve hapsetmeye çalışmak onu hayatın her alanından uzaklaştırmayı savunmaktır.

Amerika'yı Müslümanların keşfettiğini iddia etmek; kadim halkların kendisine oy vermeyenini Dersim'de yok etmek, Roboski'de bombalamak, Kobanê'de tecrit etmek, cezaevinde zulmetmektir.
...


Amerika'yı yeniden keşfetmektense bizleri medyayla zehirleyen, polisle döven, cezaeviyle korkutan, okulla inandıran, camiyle kandıran, işsizlikle tehdit eden uygarlığı, devleti ve politikalarını reddedelim ve özgür bir dünya kuralım.



12 Eylül 2014 Cuma

KARANLIKTIR AŞK

Ne diyorum dinle
Şu gündüz ve aydınlık olmasa
Daha iyi daha mutlu oluruz
Hatta patlasa güneş
Yok olsa dünya 
Uzay ve zaman kırılsa
Dönsek yeniden 
Geldiğimiz karanlığın hiçliğine
Ne dersin

22 Ağustos 2014 Cuma

Memento Mori*

Dışbükey bir yeryüzü parçasında kendini görememenin yarattığı sahte genişlik duygusu. Art arda sıralanan çıplak tepelerde atan şafağın şiiri. Mavi göğün ardındaki karanlığı sakladığı aydınlık hızla yerleşiyor sararmış tarlalara.  Deforme olmuş stabilize ve yer yer toprak yolda ilerleyen bir Lendrovır ve hiçbir şeyi umursamayan elma-erik peşindeki kargaların asimetrisi. Yoldan ayrılan daha küçük bir köy sapağı. Sabahın erken anlarının mütereddit adımları, köy mezarlığı, yaşlı kavaklar, ağır ağır artan tezek kokusu. Kırmızı şarap yüzlü yaşı olmayan bir köylü, gözlerine inmek üzere olan katarakt: Merhaba! Yürüyüp giden yaban. Unutulmuş ve kendiyle barışık bir hayat. Merak duygusunu yitirmiş, sorulardan uzak bir söylence. Bir yeryüzü parçasına dönüşmüş ölümsüzlük. Hayatın anlamını çoktan keşfetmiş, bellediği hızla da unutmuş nihilist hafiflik. Korkulan şeyle karşılaşmanın heyecanı: Büyük beyaz bir köpek yolun aynı yönünden yaklaşılan. Korkuyu hissetmesin diye yürümek aynı çizgide. Kibarca yol veriyor beyaz köpek. Yandan geçerken ilgisiz ve tembelce bakıp geçiyor üzerine yürüyen yabancının kabalığına aldırış etmeden. Dağlara yakışan bir jest gibi yürüyüp uzaklaşıyor geride kalan pişmanlık. Temassız ve başsız zehirden bir korku boyna asılı bir parçası bedenin. 

Kifayetsiz ve çaresiz bir isim gibi Anahid. Narin boynu, incecik parmakları, ojeli tırnakları, varsıl bedeni... Bozulmuş bir dünyanın hüznü. Gomitas sinmiş suskunluğuna. Bir Ermeni ağıtını Fado gibi konuşuyor: İçe dokunan bir öykü dili. Erken gelen tüm ölümlerin yüz yıllık gecikmişliğiyle çürüyen tarih bakışları. Boşlukta yürümek kadar güzel olmalı dokunuşu. Var olmanın acısını unuttuğun o serinlik ânı, metafizik memeleri. Yürek burkan tepelerin arasından şenlikle akan nemli dudakları. 

Güneşi de sütreleyen tepelerin serin gölgesinde korku yok. İnsansız, zamansız ve mekansız bir kayboluş. Beyaz köpeğin açık kahverengi gözlerindeki barış, Anahidin güneş görmemiş gülümseyişinin içindeki belli belirsiz savaş. Cinayet, ölüm, acı, gözyaşı, yağma, tacavüz, mülkiyet ve hırsla kurulmuş soğuk bir gerçeklik ve şekilsizlik kumkuması uygarlığı. Onu görünür kılan piyonlardan müteşekkil açlık; toplum. 

Kürtçe konuşan Ermeni aşireti Vartan'ın iğfal edilmiş mirası uzanıyor boylu boyunca ayaklar altında. Anahid; çalınan o küçük kızın kadersiz güzelliği. Rahminde canlanmayı bekleyen iktidarlar. Yeşilin ve sarının bütün tonlarında mutsuzluk kalın bir battaniye gibi kaplıyor karayı, denizi, gezegeni, güneşleri, samanyolunu, galaksiyi... Asla cevabı bulunamayacak asıl soru: Neden? 

Yol bitti. Belli belirsiz bir patika. Sarp tepenin kayalık taraflarına uzanan erişilmezliğin kuytusunda yeşermiş ağaçların esrarlı gölgeleri. Gittikçe darlaşan ve dikleşen tepelerin arasından akan suyun dinmeyen şakırtısı. Atılan her adım bir eksik atılmayan her adım bir fazla. Kaybolup gitmek hiç olmamışçasına şu koca tepelerin bilinmezliğinde. Anahidin sessizce inip kalkan göğsüyle ve beyaz köpeğin dost asaletinde. Sen koca bir yalansın Varto, insan aslı olmayan gerçeklik.

*Ölümü hatırlatan şey

22 Haziran 2014 Pazar

İSTİF(R)A DİLEKÇESİ



Çalışmak, egemenlerin son on bin yıldır insanlığa dozu devamlı artan bir şekilde dayattıkları bir zordur. 19. yüzyıla kadar angarya ve kölelik gibi metotlarla baskıya dayanan yaptırımlar, 20. yüzyılda yerlerini teşviklere ve çok çalışmanın faziletlerini yücelten ahlaki propagandalara bıraktı. Çalışmamak ayıp oldu. Eskiden insanları zorla köle yapardık. Şimdi seve seve geliyorlar. Kapitalizmin en göz kamaştırıcı başarısı budur.* Banksy şöyle der: Sabahları erken kalkan insanlar savaşa, ölüme ve kıtlığa neden oldular.

Bugünden itibaren tek bir kişinin çıkarı ve refahı için sivil bir hiyerarşi ve otoriteyle yönetilen bu fabrikadan ayrılıyor emirlerinize itaat etmeyi reddediyorum.

Korkuyla, şiddetle, tehditle, bağnazlıkla, milliyetçilikle, dinle kitleleri domine eden, sömüren, baskıcı ve katil devleti tüm kurumlarıyla var eden bu kapitalist şirketin tutsaklığından istif(r)a ediyorum.

İhtiyaçların sonsuz kaynakların sınırlı olduğu ezberini bilim haline getirerek insanların beynini yıkarken reklamcılık gibi oksimoron bir sektör yaratarak tüketimi pohpohlayan ve gezegeni yaşanmaz bir hale sokan sisteminizden ayrılıyorum.

İlerleme, kalkınma, büyüme adı altında yoksulları doyurmak için kutsallaştırılan ve alternatifsizleştirilen endüstriyalizmin ürettikleriyle yoksulluğun daha da arttığını görüyor işçilikten, emekçilikten sıyrılıp tembelliğe ve aylaklığa soyunuyorum.

Kendime yetecek kadar üretip tüketerek, mümkün olduğunca az canlıya zarar vererek, kimseden emir almadan ve kimseye emir vermeden doğanın içinde dengeli ve mutlu yaşama hayali ve irademin içinde artık bu fabrikanın ve şirketinizin yeri yok.

Başka bir hayat toprakla, çamurla, yeşille, kirle, kaosla mümkün olacak, beton ve çelikle sopalanmış ceberrut üretim çarklarınızın düzeniyle değil.

Gereğinin yapılmasını ne rica ne de arz ediyor tahakküm dolu işinizden tüm bağımı koparıyorum.



*Emre Yılmaz - Genç Bir İşadamına

30 Kasım 2013 Cumartesi

Uygar İnsan!

-

Ey sen insanoğlu! İnsan olmayan hayvan türleri de senin kadar hayatın özneleridir ve aslında çıkarlarınız ortaktır. Akıl ve zekânla yeryüzüne hükmeden, hükmederken birçok canlıyı onulmaz ızdıraplarla yok eden ve kullanan asil insan, ancak habitatı koruyarak zeki olabileceğini anlayamayacak kadar acımasızsın sen. Tüm yaşam formlarına şefkat göstermenin çıkarına olduğu gerçeğine bilmene rağmen; türcülüğü, erkekliği, beyazlığı, vatanseverliği, müslümanlığı, yasaları ve kapitalizm anlamına gelen uygarlığı kutsamaya ve yüceltmeye devam ediyorsun. Hayvanları gıda, giyecek, eğlence ve bilim adına boğazlıyorken, heteroseksüel dışındaki ilişkileri horlayıp, şiddete maruz bırakıp, kadınları aşağılayıp özgürlüğüne düşkün olanlarını öldürüyorken, göçmenleri daha fazla çalıştırıp daha az ücret ödüyor ve yok sayıyorken, vatan adına etrafına hayali sınırlar çizdiğin kara parçaları için insanları ölüme gönderiyor efendilerini koruyorken, yalanların ve çıkarlarına payanda yaptığın korku ve hayal duvarı dinlerle insanları kuşatıyorken, anayasa adı verdiğin toplumsal aldatmacayla adaletsizliğe ve haksızlığa itirazı ve isyanı illegalleştiriyor, polis ve cezaevleriyle düzeni koruyorken, her şeye fiyat koyuyor ve her şeyi metalaştırıp tüm değerleri itibarsızlaştırıyorken uygarlık senin en değerli hazinendir! Sev ve koru onu!

22 Eylül 2013 Pazar

MEZAR


Pazar sabahı. Herhangi bir sabah. Sadece bir an. İçinde olduğumuz bir daha tekrarlanmayacak sonrası ve geçmişi olmayan sürecsiz bir hissediş zamanı. Hava kapalı ve serin. Kurşuni bulutlar kirli sokakların berraklığında, şiirsel. Hüzünlü, kaotik ve curcunalı bir panayırın sessiz gemileri bulutlar hızla yer değiştirmekte, elektrikli kırbaçlar şaklamakta gökyüzünün kuralsız trafiğinde. Yağmur yaklaşmakta. Güz kendini hissettiriyor iyiden iyiye artık. İyi uyuyamıyorum son zamanlarda. Dışarıdayım. Yağmur başlamış, kibarca yağıyor. Alışık olmadığım bir sessizlik ve durgunluk göze çarpıyor sokakların bu erken anlarında. Sahte bir sessizlik ve durağanlık. Kentlerdeki sessizlik ancak gürültüsüzlük anlamına gelir. Gerçek sessizlik doğadan kaynaklanan seslerin ahenkle yayılmasıdır. İnsanlar uyanınca yine bildik hırslarıyla koşturacak metalden atları ortalığı tozu dumana katacak kavgayla ve akılla. Yürüyorum. Bir yere yetişme derdim olmadan, yaşadığımı anlamaya ve hissetmeye çalışarak, yavaşça, havayı koklayarak. İşe giden insanlar var duraklarda bekleyen tek tük. Otobüsler kendilerini bekleyen müşterilerini fazla bekletmeden geliyor. Kaldırımlar bozulmuş. Kaldırım taşları sökülmüş. Yol kenarlarında kum yığınları var. Kaldırımları betondan yapıyorlar tüm İstanbul'da. Kent, uygarlık ve dünya baş eğmenin bir başka haline dönüşmekte hızla.

Sokaklardan mahallelerden uzaklaşıyorum. Mahallenin sonunda, romanlardan fırlamış kasabanın ucundaki bir mezarlıkla yüzleşiyorum. İçindeki ağaçlar ve yeşilliği beni daha çok çekiyor kendine. İçeri giriyorum. Mezar taşlarında, yok olup gitmenin karamsar çaresizliğiyle acemice yazılmış anlamsız cümleler. Mezarlığın içinde yol ilerledikçe dar bir patikaya dönüşüyor. Her yer mezar taşları, duvarları, kafesleri ile parsellenmiş durumda. İnsanoğlunun ölmeden önce gömüleceği yeri satın alıp etrafını çevirip korumaya almasının budalalığının altında dünyaya egemen olmasının ve kendini evrenin en değerli varlığı ilan etmesinin salakça gururu yatıyor. Özünde doğadaki her sıradan elementten birkaçını barındıran cesetlere verilen bu gereksiz ehemniyet beni sinirlendiriyor. Ölünce ne bir mezar ne de bir mezar taşım olmasını istemezdim. O yüzden ne bir tereke ne de bir vasiyetim olacak. Mezarlığın içlerine dalıyorum. Ruhuna fatihalık mezarların, devrim şehitlerinin mezarlarını çiğniyorum. Yağmur hızlanıyor. İğne yapraklı sık bir çam ağacının duldasına sığınıyorum. Mezarlara, toprağa, üzerime düşen yağmur damlalarının huzur verici tıpırtılarını dinliyorum. Yavru bir köpek yakınlarda bir yerlerde ağlamaya başlıyor. Sesin geldiği yöne yöne doğru bakıyorum ama bir şey göremiyorum. Başka bir yetişkin köpek sese doğru koşuyor az ötemde, ses biraz sonra kesiliyor.

Hiçbir şey yapmadan öylece bekliyorum. Yakınlarda bir parkta futbol oynayan insanların sinir bozucu naraları duyuluyor. İçimdeki ahenk bozuluyor. Kentlere, harekete, zorunluluklara, görevlere, tekdüzeliğe, sınırlara, bayraklara, dinlere, tanrılara inanan insanların oluşturduğu güce ve iktidara tapan insanların oluşturduğu bir toplu(m) mezarda olduğumun ayrımına varmama neden oluyor insan seslerini duymam. Bir hapislikten başka bir şey değil aslında yaşamım. Kendi kendimin esiriyim. Düşüncelerimle ve hayallerimle bile kurtulamıyorum esaretimden. Gittiğim, gideceğim her yere kendimi de götürüyorum, ne yazık. Ödediğim vergi sürekli güncellenen zulmün devletsel bedeli. Konuşmaktan ve karamsarlıktan başka bir eylemim yok. Pornografik bir hayat suratıma tükürülürken radikal bir değişimi sırtlayamamanın güçsüzlüğü ile diğer yanağımı çeviriyorum sadece alçakça.

Mezarlıkta yürümeye devam ediyorum. Islanıyorum. Sabah tüm mevcudiyetiyle sürüyor. Sabahın bende uyandırdığı duyguların en baskını etrafımla ilgilenmiyor hatta durumun kimsesizliğini kullanıp ihtirasımı körüklüyor bu cesetler korunağında. Sevişmenin tanımsız heyecanı ve hazzı ile dolu, damarlarımdan akan kan, kalçalarım, kasıklarım. O etten kora dokunmak, emmek, içime almak, kamçılanmak, aşağılanmak istiyor bedenim. Yumuşak ve şefkatli yuvarlaklığımda kaybolmasını arzuluyorum cinsel bir şiddetin. Leş kokan cesedimin kokusunu alıyorum.

Köpekler yanıma geliyor sonra. Başlarını okşuyorum. Koşulsuz bir sevgiyle karşılık veriyorlar kuyruklarını sallayarak ve gözlerime bakarak. Eve dönüyorum. Her şey boş ve anlamsız geliyor. Hiçbir şeye inanmak istemiyorum. Nihilist bir başıboşluğun, çürümüş bir benim için farketmezliğin, özgürlüğün mutsuzluğuyla bireyleşmenin avuntusuyla sarmalanıyorum. Şu evrende işgal ettiğimiz yerin hiçbir değeri yok. Bir bölü sonsuz sıfırdır. Bir araya geldiğim her bir atomun, kuarkın ve atom altı parçacığın sonsuzluğun bir parçası sadece. Bu dünyaya, amaçlara, aşklara yabancıyım ama ben aynı zamanda bu dünyayım. Saçma ve sapan. Eve giriyorum. Acıktım.

7 Temmuz 2013 Pazar

Fantezi

Sonunda otobüsten indim. Bir saatlik yolculuk, içerideki havasızlık, insan ve gürültü bulamacı mesafeyi daha da uzattı, hele ki bu otobüs yolculuğunun amacını hesaba katarsak! Taksim'deyim. Meydan; güvercinleri, çiçekçileri, deniz kokusu ve o yalancı özgürlük duygusuyla kucakladı beni. İstiklal'e doğru adımlıyorum. Kalabalık, her zamanki gibi boğuyor beni. Yerli yabancı bir sürü budala turist, sevgililer, polisler, eylem hazırlığındaki gazı alınmış aktivistler, öğrenciler, çocuklar, anneleri ve babaları bin yıllık caddenin ışıltısında süslü dükkanların önünde yürürken derinde bir yerde aşağılandığımı hissediyorum. İlk kez İstanbul'a gelen bir arkadaşımla birlikte İstiklal'de yürürken burasının güvenliği ile ilgili bir şaşkınlığını paylaşmıştı benimle: " Taksim Meydanı ve İstiklal Caddesine kolaylıkla bombalı bir saldırı düzenlenebilir. Burayı korumak çok zor." demişti. Söylediği şeyin üzerinde biraz düşününce bu paranoyaklığın milliyetçilikle bağlantısını kurmam zor olmasa da bu düşüncenin birçok insan tarafından paylaşılması şaşkınlığımı azaltmıyor. Güzel olan bir şeyi yaşamaktansa onu korumak, onunla gurur duymak ve kirletmek demekti milliyetçilik ne de olsa.

Yürümeye devam ediyorum yıkıcı bir sel gibi ama daha tahripkâr kalabalığın arasında. Kendimi hiçbir şeye ve yere ait hissedememenin başıbozukluğu ve insanların beni geren, tuhaf, garip ve tam olarak açıklayamadığım varlıkları yüzünden her yeri havaya uçuran napalm düşler kuruyorum. Tüm bunları düşünürken bir yanımla da tüm bunları düşünmemeyi telkin ediyorum kendime. Her zamankinden kolay oluyor primivist distopyanın doğrudan eylem planlarını kafamın içinden kovalamak. Çünkü, bir kadınla buluşmak için atıyorum adımlarımı, alıyorum nefeslerimi. Hafif esen rüzgarı tenimde daha bir başka hissederken kalbim biraz daha erotik çarpıyor sanki bugün.

Buluşmak için biraz daha zaman var. Birkaç kitapçıya giriyorum. Sevdiğim yazarlara yakın olmak kitapların da çoğu şey gibi satılık olduğu gerçeğini bastırıyor bir an olsun. Kitap kokusu da iyi geliyor bana. Yürümeye devam ediyorum serin ve nem kokan İstiklal'in ara sokaklarının pitoresk mutsuzluğu üzerime siner, kaldırımların hüznü beni denizin mavi mutluluğuna sürüklerken.

Güneş ısıtıyor sahilde, boğazın esintisi üşüyor, köpükler kirli kirli şakırdıyor, gökyüzü mavi, bulutlar beyaz, ufuk çizgisi diye bir şey yok. Ufuk yok beton var, bina var ve gördüğüm her şey yani tüm bu binalar, köprüler, korkuluklar, arabalar, tramvaylar, kir, beton, boğaz, insanlar, dünya, bulutlar, gökyüzü sınırlı bir zaman içinde yok olacaklar. Bu duyguyla avunuyorum ve acıktığımı hissediyorum.

Balkan Lokantasına gidip kurufasulye, pilav ve salatayla karnımı tıka basa doyurup, vıcık vıcık insan sürtünmelerinin kuruttuğu dilimi birayla ıslatmak için bir birahaneye oturuyorum. Maltın, alkolün, soğuğun, suyun, kocaman ilk yudumu enfes. Eksikliklerle dolu hayatımdaki alışık olduğum ve kendime en bilindik duygum bana hızla yabancılaşıyor oturup bira içer dakikaların akmasını beklerken: Sabır.

Buluşma ânım yaklaşıyor. içimdeki merak, heyecan, ihtiras, korku ve istek kasıklarımla omuzlarım arasında dolanıp durduğunu hissediyorum. Az sonra buluşacağım kadın gelecek. Bir adı yok, iki yılı aşan bir ilişkimiz var, ama hiç tensel bir tanışıklığımız olmadı. Sanal bir arkadaşlığın, dostluğun, sırdaşlığın, sevgililiğin mimsiz pikselleri bizi birbirimize bağlı tuttu. Artık tensel titreşimlerin, kokunun, tınının, yumuşaklığın, ıslaklığın perde alma zamanı.

Taksim Anıtı'nda diğer insanlarla birlikte bekliyorum. Çok bekletmeden çıkageliyor. Karşımda şimdi, hayal ettiğimden çok daha genç ve çekici buluyorum. Vücuduyla ilk temasımı kalçasının bitip belinin başladığı sınıra elimi koyarak kuruyorum. Sarılıp arkadaşça öpüşüyoruz. Havayı değil yanaklarını öpüyorum, önce solu sonra sağı. Yanaklarını uzatışı güzel, sarılışı da, başını göğsüme dostça koyuşu da, saçlarının kokusu da, kendini beyaz yatak örtüsü, beyaz yastıklara ruhsuz otel odasındaki yatağa bırakışı da...

Hep hayalini kurduğumuz bir an vardır, gerçekleştiği andan itibaren kurduğumuz hayal kadar güzel olmadığını anlamaya başlayıp hayal kırıklığına uğramaya başladığımız; bu otel odasında sıcak bedenlerimiz buna izin vermiyor. İlk andan itibaren karşılıklı haz bizi ele geçiriyor, dudaklarında kayboluyorum. Dudakları beni içine alıyor. Başka bir zamanın tatmadığım mutluluğunu damarlarıma enjekte ediyor dudakları. Bu lezzet, bu yumuşaklık, bu ıslak erotizm, bu kayboluş hiç bitmesin istiyorum.

Bitmiyor, artıyor, dudaklar, dile el veriyor, diller, damağa, dişlere, diş etlerine, boğaza, çeneye, yanağa... Ağızlarımız, yapışıyor, sıvışıyor, sevişiyor, savaşıyor, barışıyor, sikişiyor... Dilini ağzıma soktukça garip ürpertilerle sarsılıyor bedenim, titriyorum, nefesim düzensizleşiyor, yüzümdeki kan çekiliyor. Dilimi emişi harika. Gözlerini kapatıyor dilime oral seks yaparken. Biraz sonra erkekliğime aynı şeyi yapacak olmasının provası bu.
Sıvı transferi salyalarımızdan başladı bile. Acelemiz yok. Yılların sineye çekilmiş tensizliği bulduğu boşluklara yavaşça yerleşmeli. Gözlerini öpüyorum, kirpiklerini, kaşlarını, alnını, saçlarını, yanaklarını, çenesini...

Kulaklarını emiyorum, kulaklarının memelerini, ensesindeki ayva tüylerinin kirpileştiğini görebiliyor, kıl diplerinin tomurcuklaştığını hissedebiliyorum dudaklarımla. Omuzlarının bitip boynunun başladığı yeri dişliyorum merhametle. Cılız bir inleme sesi kendini tekrar etmeye başlıyor. Sesinde belli belirsiz perişan bir mutluluk var. Boynunu, gerdanını, omuzlarını, kollarını, koltukaltlarını öpüyorum yavaş geçişlerle, dudaklarımdan çok dilimle. Yalayarak, somurarak ama incitmeden, kızartmadan, morartmadan aşkla.

Sırada benim perişanlığım var. İlk gördüğümde anladığım o acımasız ikiz gerçek: Memeleri. Bu iki gözümün gördüğü en estetik, en eşsiz, en hiçbir kelimenin ifade edemeyeceği şeylerle gözlerimi doyuruyorum önce. Şimdi onlar bir dudak mesafesindeler. inanılması güç ama doğruluğu kesin iki gerçek avuçlarımda şimdi. Üzerinde yaşıyorum hatta; bağımsız bir ülkeyi ilhak etmiş olmanın militer gururuyla çekiyorum penisten bayrağımı mutlak teslimiyete. Kalp atışlarım hızlanıyor. Kulaklarımda hissediyorum kalbimin gümbürtüsünü. Yeni doğan kadar muhtacım o an memelerine, hayatla aramdaki tek bağ o çılgın tepeler.

Yavaşça çıkarıyor üzerindekileri. Sütyeniyle kalıyor. Sutyenin kapasitesine sığmayan hacimdeki memeler fırlamaya hazır yüzüme. Öpüyorum onları. Dudaklarımın ucuyla, hafifçe, iç gıdıklayarak, nefesimi hohlayarak. İşkence bu. Karşılıklı bir işkence. Söküyorum sütyeninin kopçalarını. İki parlak ve yuvarlak gökgürültüsü, iki göğü yaran ateşli yıldırım, iki büyük deprem, iki piroplastik lav akıntısı, iki koldan birleşerek yıkan sel, iki tornado beni içine alıyor nefesimi keserek.

Tüm ihtişamıyla karşımdalar. Başkaldırmış memeuçları, anarşinin bayrağına sarılmışlar; kırmızı ve siyah birleşmiş, bin yıldır yanan susuz çöl tabanının açlığını dindiren yağmurun renginde o memeuçları, havada kafa kafaya çarpışan iki Boeing-737 kadar alev saçan memeuçları ve ölüm kadar gerçekler ağzımın içinde. Dilimle tanımlamaya çalışıyorum dik ve sert memeuçlarının kaotik şekillerini. İkisi de şizoid bir akıl tutulmasının mükemmel özgünlüğünde kar taneleri.
Yalayıp, öpüp, avuçlayıp, somurdukça memelerin gerçek sahibinin farkına varıyorum. Çünkü artık inlemeleri artıyor. Hırıltılı bir aha dönüşüyor göğüs kafesinden gelen nağmeler. İlerlemeye devam ediyor ağzım açlığının peşinden koşan ısrarcı bir kurt gibi. Göbeğine, yanlarına, karnına değiyor dişlerim, dilim ve neredeyse damağım. Hedefe koşan ok gibi iniyorum kasıklarına.

Elleriyle bir çırpıda çıkarıp atıveriyor ıslanmış külodunu, kokusundan anlıyorum ıslaklığının. Küçük öpücükler konduruyourm önce, bacaklarının kasıklarıyla birleşen sınırlarına, kıvrımlarına, önünün tüysüz boşluğuna. Bitmeyen öpücükler, sabırlı öpücükler, kışkırtıcı öpücükler, alev öpücükler, sadist ve mazoşist öpücükler. Israrla öpüyorum vajinasının dört bir yanını ama o kutsal Kabeye, Taç Mahale, Çin Seddine, Babilin Asma Bahçelerine, Beyaz Saraya, Mısır Piramitlerine, Peri Bacalarına, İskenderiye Kütüphanesine hiç dokunmadan. Şimdi benim kadar sabırlı değil, elleri başımı okşar, yarığına doğru başımı ısrarla çekmeye çalışırken tüm hücreleri yala diye bağırırken bu anın muhteşemliği ile burnum sızlıyor. Ve gözlerimi açıyorum am'a: Cehennemin kapılarından boşanmış tüm günahlar dilimde, dilim bal kutusunda.

Artık tutsaklığın önemi yok, geçen zamanın, istemediğimiz işlerde çalışmanın, can sıkıntısının, mutsuzluğun, dünya denen bu kötülük ormanının hiçbir değeri yok. Gerçek özgürlüktür şekerli bataklıkla ağzımın dolu olması. Dilim kaygan bir vadinin tüm yüzeyini kaplayan bir heyyula gibi gidip geliyor kukuda. Klitoris ve vajina kuyusu arasında kısa yolculuklar yapıyor dilim, dudaklarım ve dişlerim. Çıktığı en güzel yolculukta çamura gömülmesini diliyorum tekerimin sonsuza dek. Sımsıcak bir rüzgar şimdi nefesim, terli bedenim ısınıyor, yapışkan, kekremsi, ekşimtrak, pembe ve tatlı bir çağlayan akıyor bedenime, ağzıma, damağıma doluyor. Doymak bilmez bir at gibi içiyorum ihtirasla akan koyu peltemsi şeffaf sularını hörekesinden. Ve o koca dağ bir volkan gürlemesiyle patlıyor ağzımdayken. İrkilerek kasılıyor, titriyor, geriliyor ve mutlulukla gülümsüyor sevişmemimizin ortasında. Kıskanılası bir orgazm peydahlanıyor yüzünde.

Şimdi sıra bende. Elleriyle soymaya başlıyor beni. Ve dokunuyor. Elleri sıcak ven emli. Kokusu güzel. Merakla ve hızla okşuyor ve öpüyor bedenimi. İtina ve özenle çıkarıyor baksırımı, gözlerini doyuruyor sertleşmiş kalın erkekliğimle. Dokunuyor, elliyor ve öpüyor. Kalın dudakları, güzel dişleri, maharetli diliyle yaşadığım en güzel oral sekse başlıyor. Aç bir hayvan kadar iştahlı, bir sanatçı kadar zarif, bir porno yıldızı kadar işine hakim. Kaygan bir ıslaklıkla zevk verirken dili salyaları hayalarıma süzülüyor usulca.

İkimiz de zevkten çıldırıyoruz neredeyse. Üzerime çekiyorum. Ağzından öpüyorum uzun uzun. Milyonlarca yıl süren evrimin kıtaları birleştiren istencini duyumsuyorum damarlarımda. Dört ayağının üzerinde ortalıyorum yatakta. Dizlerinin mesafesini biraz daha açıyorum. Kalçaları havada. Şeftalisi dımdızlak ortada, küçük kıç deliği talepkar. Dilimi yarığa uyduruyorum ve itiyorum başımı içeri. Burnum kıç deliğinde. İyice ıslatıyorum nemli çayırını. Ayaklanıyorum. Sol elim kalçasını kavrıyor sağ elim kızgın demirimi sıkmaktayken dayıyorum yumuşakçaya. Vücudumun ağırlığını verirken dizlerimi kırıyor ve içeri dalıyor mantar tabancam. Cehennem kadar sıcak içerisi. Tiz bir çığlık duyuluyor odada. Coşkuyla gidip geliyorum üzerinde, hızla, sertçe, sarsılıyor bedeni.

Sevişiyor durmadan, tempoyla, altalta, üstüste, yanyana. Tüm iç organları yer değiştirircesine sarsıntıyla pompalıyorum gücümü. Hiç tatmadığı zevklerin güzelliğini kazıyorum tenine. Tüm vücuduna atıyorum imzamı. Geldiğimi hissediyorum artık. Kasıklarımdaki sızı beni kasmakta. Artık hazırım. Kocaman açtırıyorum ağzını ve büyük bir taşkınlıkla bembeyaz boşalıyorum diline, boğazına, dudaklarına, ağzına... Çağlayanlar kadar şenim. Öpüşerek kutluyoruz birlikteliğimizin patlamış şampanyasını. Sırtüstü yatarken hâlâ içindeyken penisim ve paylaşırken spermlerimi, dudaklarından, dilinden...

1 Mayıs 2013 Çarşamba

BİLFİİL MELANKOLİ

dizlerimdeki sızıdan anlıyorum
baharın geldiğini
omurlarımdaki sünepe fıtık
haykırarak boyun eğerken sisteme
otoyolda ezilmiş sarışın bir kediyle
besleniyor saksağanlar
belsoğukluğuna yakalanmış
bir vajina kadar mutlu
akdenizde süregiden
bir günbatımı kadar mutsuzum
geçici sorunlara
kalıcı çözümler arıyor intiharım


23 Mart 2013 Cumartesi

FUCKSPITAL THE SYSTEM

şişman, başörtülü, çocuklu
ve geveze kadınlar var önümde
daha zor iyileşmeyi beklemeyi ummak
gelmesindense sıramın
üstelik de bir türlü gelmezken
baş mabeynci
içindeki insan sevgisinden
sanırım
ortayolpedik sızılarım
her geçen gün biraz daha azıyor
kapılara asılı sarı çıkartmalara
kayıyor gözlerim
algım, uyarımsı afişi düzelterek okuyor:
dikkat! intihar tehlikesi

GALATA KÖPRÜSÜ'NDE

üzerinde yürüdüğüm köprüde durdum
korkuluklara biteviye dayandım
etrafımda olan bitenleri izlemeye koyuldum
her bir hücreme sinmiş anlamsızlık duygusuyla beraber
beni teselli eden tek bir şey vardı bu kirli manzarada
bu köprünün
köprüden gürültüyle geçen arabaların ve tramvayların
ellerinde telefonlar ve plastik torbalarla yürüyen mutlu insanların
etraftaki binaların ve sarayların
köprünün altından coşkuyla akan denizin
denize rengini veren göğün
göğe asılı duran beyaz bulutların
bu koca dünyanın
parlak güneşin
görünmeyen tüm o yıldızların ve samanyollarının
her şeyi bir arada tutan bu düzenin
sınırlı bir zaman içerisinde
mutlak bir gerçeklikle
yok olup gideceğini
biliyor olmamdı

BİR ANLIK ZAAF



Sarp tepenin kayalık sağrısına uzayarak düşen kendi gölgesi, yorucu bir günden kalan aydınlığı sabah salıvermek üzere usulca rehin alıyordu. Sessiz bir akşam yaklaşıyordu. Huzursuz bir gece uyanmaya hazırlanıyordu. Kadın kamufle olduğu kayalıkta karanlığın basmasını bekliyordu. Solgun ve sevecen bir yüzü vardı kadının. Güzel dik bir burnu, koyu renk gözleriyle küçük yüzü esmerliğini tamamlıyordu. Uzun saçları omuzuna astığı AK-47'den daha dikkat çekiciydi. Yalnız yolculuk ediyordu. Köyden aldığı otlu peynir, ekmek, domates ve ayranla akşam yemeğini yerken acele etmiyordu. Uzun bir gece vardı önünde, şansı varsa yarın sabah buluşma noktasında olacaktı.

Bir yılı geçmişti kadının kırsala çıkışı. Doğu'da doğmuş her insan gibi hayatı siyasetin, mücadelenin, savaşın, acının içinde şekillenmişti. Dağlar onu çağırmıştı o da gitmişti çok da kararsızlık göstermeden. Şehirden kopması zor olmamıştı. Günlük kaygılardan, kalabalıktan, gelecek endişesinden, yavaş yavaş doğu şehirlerini ele geçiren kapitalizmden, aileden, okuldan, devletten, uygarlığın esaretinden sıyrılmıştı dağlarda. Şehirlerin görece güvenliğinin ardına sığınmış şiddeti artık bir kadın olarak üzerinde hissetmemesi en çok hoşuna giden şey olmuştu. Hesaplı sevgilerin kollandığı aşklardan uzaklığı onu mutlu kılıyordu.

Doğaya aşık olmuştu. Kırsalı, dağları, ovaları, platoları, uçurumları, sarp yamaçları seviyordu... Dağların gün batımı kızıllaşan güneşi selamlayan vakurluğunu seviyordu... Yasaya, kanuna geçit vermeyen karlı zirveleri seviyordu... Derelerin serin yoldaşlığını, kuytuda yaktığı ateşin sıcak dostluğunu, ağaçların hayallerini süsleyen yeşilini, üzerine uzandığı toprağın bedenini saran anaçlığını seviyordu... Kekik kokusuyla esen nemli rüzgarların uzun saçlarının arasına sızmasını seviyordu... Uzun ve yorucu yürüyüşlerden sonra közde çay eşliğinde sırt üstü uzanmış dinlenirken daha da mavileşen gökyüzünü izlemeyi seviyordu... Ufka bakmayı, ufuktaki en uzak dağa ulaştığında başka bir uzak dağın zirvesinde mutlu olacağını hissetmeyi seviyordu... Doğada yaşayıp daha da sevip bağlandıkça, örgüt, önder, silah gibi araçların içinde büyüyen sınırsız özgürlük duygusunu baltaladığını anlamaya başlıyordu.

Yalnızlığı öğrenmişti dağda bedeni. Bir mağarada, bir izbede, bir çatakta uyur kendi bedeniyle ısınırken içindeki ihtirası sevmişti. Kalbinden, göğsünden, memelerinden kasıklarına yayılan sızı, şehirlerdeki öğrenilmiş ihtirastan çok daha güzeldi. Şimdi burada, dağ ateşinin ve soluksuz bir kardelenin kesiştiği uzak imkansızlıklarda daha iyi anlıyordu aşkı sevgiyi ve her ikisini de daha anlamlı ve yaşanılır kılan ihtirasın büyüsünü. İhtiras, hayallerinin çimencil fantezilerine bürünen gizemli bir figür olarak sık sık öpüyordu dudaklarını, memelerini, gonca gülünü... İçgüdüsel olarak doğanın eril mucizesine ihtirasla sarılmıştı.

Gece boyu yol almıştı kadın. Yorgundu. Karanlığın içinde yolunu bulmuş, simsiyah göğü aydınlatan zaman makineleri yıldızları, gök adaları hayranlıkla izlerken memelerinde hissettiği ihtirası kadına yoldaş olmuştu. Gün ışığı rehin alındığı yerden yavaşça kurtuluyordu göğü yararak. Yorgun bir rüzgar yıldız tozlarıyla birlikte güçsüzce esiyordu. Sabahın iyimserliğinde umut ve ihtiras kapıları açılan kadın, saçlarını açtı, gömleğinin birkaç düğmesini çözdü. Dikkati dağılmış, dudakları kızarmış, yanakları al al olmuştu gece boyu yürümenin yorgunluğu ve içinde hissettiği yoğun duygularla.

Üzerinde buluşma noktası olan tepenin yamacına yaklaşmıştı. Son bir gayretle tepeye tırmanmaya başladı. Tepenin nirengisine varınca tek başına yolculuk etmenin tehlikesiyle yüzleşti. Atış mesafesinde bir askerle karşılaştı aniden. Çok uzunmuş gibi süren ama aslında çok kısa bir an yaşadılar karşılıklı göz göze. Asker kadını daha önce görmüş düşmanını tanımış ve silahına davranmıştı. Silah ateş aldı, patlayan barut sesi açık havada sessizliği yırttı. Yivinden ayrılan kurşun askeri buldu ve askerin cansız bedeni kontrolsüz bir şekilde yere düştü. Belli ki düşmanının kadın olduğunu anlayan asker tetiğe basmakta tereddüt etmiş fakat karşısına çıkan askerin bir erkek olduğunu anlayan kadın hiç tereddüt etmeden tetiği çekmişti. Erkeğin bir anlık zaafı kadının hayatını kurtarmıştı. Kadın hızla uzaklaşır rüzgar kadar güzel saçlarını peşinden sürüklerken dudaklarından bir özür cümlesi kırpışarak havalandı bulutlar ülkesine: Boynumu büküyorum yaşanmamışlığımıza.

3 Mart 2013 Pazar

IMAGINE ORGASMUS


Hayal et alevden nefesimi yanlarında karnında ayva tüylerinde
Göbeğinde parmaklarımın tırnaklarını
Saçlarının karıştığını şakaklarıma
Hayal et kulak memeni ezerken dudaklarımı
Boynunun en mahrem noktasını bulduğunu dişlerimin
Dilimin doyumsuz şekerli tadını
Şefkatini ellerimin
Kaslarımın acımasızlığını da hayal et
Ve ötesini
Yarığına hasret erkekliğimin nobran hallerini

2 Şubat 2013 Cumartesi

VAR OLMANIN ACISI TATLISIYLA SEVİŞİRKEN

Sabah olmuş
Yaşıyorun
Güneş yine batıdan doğdun farkında mısın?
Girdin mutfağa yine
Elma dilimli patates yine
Kızıl çay yine
Baba niye dışarı boşalmadın?
Ya sen Allahım:
Neden doğurdun beni?
Hep sızlıyor kasıklarım
Çiğdem gelemezken
Çelik'e sperm veremezken
Hayvanlar tutunamazken

9 Aralık 2012 Pazar

TOPLUM


Kendinden farklı olanı görünür ve görünmez yöntemlerle baskı altına alarak normalleştirip, sıradanlaştırıp, ötekileştirerek herkesin tektipleşerek birbirine benzemesine  neden olan, kendini, insanı, hayatı, evreni düşünmeyi, sorgulamayı, şüphe etmeyi bırak; düşüncenin kendisinden ya da en azından empatinin varlığından rahatsız olan, bulunduğu ortama hemen adapte olup yerleşerek, kendi ekosistemi dahil tüm habitatı yok etme pahasına hızla çoğalan, sınırlı bir dünyada sınırsızca büyümeye, ilerlemeye, kalkınmaya kendini delice inandırarak devletler, ideolojiler, dinler, liderler üreten, kişi kültü ve Tanrı yaratmaya sevdalı, otorite ve hiyerarşinin tutsak eden yıkımındansa küçük çıkarlarını polisle, askerle, gardiyanlarla hapishanelerle, işkencehanelerle korumasına göz yuman, zenginliğini ve gücünü korumak için uydurduklarıyla yarattığı kurbanlarını cezalandıran sisteme hukuk diyen, yeryüzünün kaynaklarını acımasızca elinde tutarak diğerlerini yeryüzünün lanetlileri haline getiren zenginler için okula giden, meslek edinen, çalışan, kendi türünden başka türlere yaşam hakkı bile tanımayan türcü, dedikoducu, goygoycu, keraneci, cinsiyetçi, homofobik, transfobik, oportünist, makyevelist, nepotik, otofajik, yalancı, bencil, egoist, narsist, kurnaz, ırkçı, zenofobik 'orospu' çocuklarından oluşan kalabalığa toplum denir.


18 Ağustos 2012 Cumartesi

OKSİMORON YAZILAMA

İki martı oynaşıyordu çığlık çığlığa çatıda
sokaklarla yatıyordu izmarit
kuyruksuz kediler ve küpeli köpekler için
hiçbir şey ifade etmiyordu
işçi sınıfının savaşması
sosyalizmin kazanması
iki martı sevişiyordu çatıda çığlık çığlığa
kadınlar vardı
ben vardım
duvarlar vardı
hiçlik yoktu

13 Ağustos 2012 Pazartesi

YILDIZLAR KENTLERDE PARLAMAZ

Gün bitti betondan ve motordan muzdarip
Az sonra odanın uygarlıktan kalan son ışıkları da kapanacak ve
Yıldızlarla baş başa kalacağım
Başımı kaldırsam değecek yıldızlara
Elimi uzatsam dokunacağım
Ben astım onları oraya çünkü
Hani şu fosforlu plastikten yıldızları
Yatak odamın tavanına



9 Haziran 2012 Cumartesi

İnsan Olmak

Tavuklar ve balıklar hariç her yıl elli milyardan fazla hayvanı sırf damak tadı, alışkanlıklar, tekno-endüstriyel sistemin hipnozları, içimizdeki en görünür ama sürekli yadsınan şiddet yüzünden acı, ağrı, işkence ve hırsla boğazlar ve böylece cesetlerinin yer, ilaç sektöründe kesip biçerek denek yapar, kürkleri için derilerinin yüzer, üzerimize giyer, ayağımıza takar birer eşyaya indirger, küfürlerimize, hakaretlerimize konu edinerek aşağılık komplekslerimizden kurtulmaya çalışır, üstelik bunları yaparken de aynı dünyaya ait olduğumuz ve eşit olduğumuz gerçeğini saklayan insan toplumu olarak, faşist, soykırımcı, barbar, yağmacı, işgalci bozguncularız sadece.

3 Haziran 2012 Pazar

VAJİNUSMUS SEROTONİN

Kucağında bir çift semiramis
Topluyor parmakları 
Defne yapraklarıyla doyumsuz incirleri
Damağında vulvasının tadı kadının
Çılgın magmasına batmış
Yapışkan kırbacı
Eriyor tüm anlamlarından 
Yırtılır soyunur tekleşirken
İsyankar bedenleri


Erotik İsyan

Şu an yapacak fazla bir şeyim yok, özgürlük duygumu kaybetmemeye çalışmaktan hayallerimden ve içimde birikmeye devam eden isyanı eylemsizliğimle körüklemeye çalışmaktan başka. Ama yaşadığım iki kişilik bir yalnızlık, seni seviyorum çünkü. Seni ve her şeyinle var olabilen tüm ayrımsılıklarını. Aşkın ve sevgin, kalbinin tüm gökkuşağı duyguları tek çıkışım. Önümde dikilen bedeninle asıyorum ben isyan bayrağını şimdilik sadece bedenime. 
Devletin, uygarlığın, şirketlerin karşı konulamaz gibi görünen gücüne iradesizlik ve işbirlikçiliğimle boyun eğer, şehirlerde yaşamanın bedelini onlara hizmet ederek öderken; kaybedeceğim şeylerin her birisini, emeğimin tüm kazanımları gül motifli, kahverengi, emilesi meme uçlarına, bembeyaz ve pahabiçilemez o yumuşacık, peltemsi göbeğin için feda etmek istiyorum.
Ticari amaçlar ve kar uğruna insanları ve tüm canlıları köleleştiren, istemediği işlerde ve yok pahasına çalıştıran tüm otoriter ve hiyerarşik yapılanmaların çelikten güvenlik ağlarını alev alev yakıp yok etmek istiyorum; öpmeye doyamayacağım ve aklımdan çıkaramadığım dudakların, sıcak dilin ve boynun için.
Tanrının kabullendirip; aileler, devletler, şirketler, toplumsal ahlaksızlık ve topyekün baskıcı bir sistem olarak bizi bizden koparan tüm kurum ve işleyişlerin kör ve oksijensiz bir foseptik bataklığında sonsuza değin yok olmasını diliyorum; ıslak, kırmızı, etli yarığın için hiç gözümü kırpmadan.
Ah o hayallerimi süsleyen kasıkların, kalçaların, ıslaklığın, bedeninin saldığı çıldırtıcı koku. Önünde diz çökmüşken emrine aldığın dudaklarım ve dilimle kendimden geçmişken billurdan, mis kokan, sımsıcak, kabarık, parlak vulvan için sadece, bu devleti yıkmak istiyorum.

30 Nisan 2012 Pazartesi

Bir Mayıs

İktidar ve toplum tarafından yaşam adı verilen bu şiddet cangılında sana biçilen rolleri oynamaktan ne zaman vazgeçeceksin? Ailede sorumluluk sahibi anne-baba, okulda başarılı öğrenci, orduda kahraman asker, iş yerinde çalışkan eleman, ülkede vergisini veren dürüst vatandaş, toplumda ahlak sahibi ve namuslu, ahirette samimi müslüman. Velhasıl kapitalist ilişkiler sistemi içinde kazanma hırsının, mülkiyet duygusun hissizleştirdiği sürekli tüketmeye doğaya ve diğer canlılara zarar vermeye endeksli yaşamaktır aslında sana dayatılan. Devletin ve şirketlerin kontrolünde yapacakların ve yapamayacakların anayasa denen bir diktatörlük manzumesi tarafından belirlenen sistemin gönüllü bir esirisin sen. Bütün iktidarlar kötüdür ve seni tutsak eder; aileni terket, okulu as, fabrikayı işgal et, devleti parçala,suçu ve suçluyu öv, evlenme seviş, tanrıyı öldür, vegan ol. Bu sistemi terket, kendi ilişkiler ağını kur. İşte o zaman sistem çökecektir. Asıl isyan ve devrim o zaman gelecek ve özgürleşeceksin. Benim bir mayıstan anladığım budur, devletin izniyle elinde bayrak askeri kortejler oluşturarak geçit törenleri düzenlemek iktidarı türlü şekillerde yeniden yaratmaktır.

24 Mart 2012 Cumartesi

Gelecek Yok


Sabah erkenden kalkıyordum. Çok erken ama, henüz hava aydınlanmadan, kuşlar ötmeye başlamadan, kirler görünür olmadan, dünyanın gürültüleri kapılardan ve pencerelerden içeri sızmaya başlamadan önce. İlk işim tuvaleti ziyaret oluyordu, kendimden intikam alırcasına dişlerimi fırçalıyor, ihtiraslı bir şekilde dişlerimin parlaklığı için uğraşıyor sonra da diş macununun diş etlerimin kanına bulanmış kırmızımsı köpüğünü lavaboya tükürüyordum. Gözüm saatte zamanın dolmasını bekleyen acelecilikte üzerimi giyinip evden çıkıyordum.
 

Artık hazırdım. Bir işim vardı ve işe gitmek için dışarıdaydım. Günün parçalı ışıkları sessizce aydınlatmaya başlarken sokakları, acınası ve sürekli aç birkaç kedi ve köpek çöpleri karıştırıyor olurdu hep. Aklımı boşaltmaya çalışıyordum, ama hep aklıma geliyordu yarın da tam bu saatlerde bu sokaklardan işe gidecek oluşum, yarın da üşümesin diye ellerini ceplerime sokacaktım, yarın da önünden geçtiğim meyhanenin fotoselli lambası tam altından geçerken yanacak ve kısa süreli bir şaşkınlık yaşayacaktım ve kendimi bu dünyada yine bir fazlalık gibi hissedecektim.
 

Aynı saatte, aynı bankanın önünde, aynı mesai arkadaşlarımın tanıdık yüzlerine bakıp sıkıldığımı düşünüyordum. Bizi çalıştığımız fabrikaya götüren servis arabasının içinde korunaklı bir yer seçmiştim kendime. Kimseyle tam anlamıyla muhatap olmuyor, sohbetlerine katılmıyor kendimi sabahın hayırlısından, günaydınlarından, selamün aleykümlarından itinayla koruyan bir yerde oturuyordum; tam kapının önündeki tek kişilik koltukta. Her an inmeye hazır bir şekilde; hep son binen ve ilk çıkan kişiydim servisten.
 

İstanbul'u ikiye bölen TEM Otoyolunu her gün iki kez katederken uyumaya çalışmıyor ve içimdeki dışlanmışlık ve yabancılığı klasik müzik dinleyerek bastırmaya çalışmıyorsam yoldan akan arabaları, kamyonları, otobüsleri izlerdim. Bunca aracın yangından mal kaçırırcasına şehre girmeye ya da çıkmaya çalışmalarındaki bitmez tükenmez enerjiyi, ihtirası, hırsı, insan uygarlığının otoriter ve yok edici saplantısı olarak görür bunun bir parçası olduğumu bilir ve sinerdim iyice koltuğuma.
 

Çalıştığım fabrikada bana en zor gelen şey, beni en çok zorlayan, beni ben olmaktan diğer her şeyden fazla çıkaran şey, hayatımın anlamsız bir sonla bitişini özleten şey; fabrika giriş ve çıkışlarında ellerimizde bulunan üzerinde adımız yazılı resmimiz bulunan manyetik kartları elektronik turnikeden geçirmekti. Diğer işçilerin bunu her gün yaparken bir tören havasına bürünmelerine, saniyeleri dikkate almalarına, sayılmalarına, mevcudiyetlerinin tiz bir sinyal sesiyle onaylanmasına üstelik bunları yaparken hakça sıraya girmelerine dayanamıyordum.
 

Çalışıyordum her gün. Bir işçi, sıradan bir yurttaş, vergisini veren bir çalışan, dışarıya mal ihraç eden bir adamın fabrikasında gönüllü bir kimse, isimsiz bir güç, bir boşluk doldurucu, bir yok sayılan, bir maaş hesapçısı, bir ilk işten çıkarılacak olan, bir terli sırt, ağrıyan bacak, kokan ayak, lacivert elbiseli personel, gün ışığını göremeyen dışarı özlemcisi, bir şikayet tutanağı, bir otorite mağduru, hiyerarşik düzlem dengecisiydim.
 

Zaman her şeydi. Paraydı, gidilecek yoldu, kaybedilmemesi gereken bir hazineydi, saatler üzerine kurulmuştu bu uygarlık, bu zenginlik. Beklemekti aslolan, çay saatleri, yemek saatleri, mesai saatleri, fazla mesai saatleri ve bu saatlerin maddi tutarlara dönüşümü. Sattığımız emeğin karşılığında aldığımız şeyin tatminsız huzuru, kendini sürekli tekrarlayan motivemsi çalışma arzusu, bir şeye ait olmanın korunaklı güven duygusu yani kocaman evrende hiçbir şey olmadığımıızı saatler vasıtasıyla unutma biçimiydi çalışmak. 

Oluşturulmaya çalışılan ya da kendiliğinden oluşan o iğrenç cemaat havasına bürünüyordum her gün, aynı servisi kullananların oluşturduğu cemaat havası, aynı soyunma odasını oluşturanların oluşturduğu cemaat havası, aynı fabrika bölümünü kullananların oluşturduğu cemaat havası, aynı yemekhaneyi kullananların oluşturduğu cemaat havası ve sonunda kaçınılmaz bir şekilde aynı şeylari tekrar tekrar yaparak, aynı şeyleri düşünen, ama aynı şeyleri sorgulamayan, aynı şeylere itiraz etmeyen bir pespayeliğin içindeydim.
 

Oysa alışmak istemiyordum bu işe ama alışıyordum, ama ne tam olarak benimsiyebiliyor ne de ait hissediyordum. Farklı olanı yok eden, dışlayan bir şeydi çalışmak her gün işe gitmek. Zaten güçsüzken, değiştirme arzusundan hayal kurarak faydalanan zayıflıktayken sinikleşiyor sessizleştiriliyordum, kakafonik bir kapitalizm curcunasının içinde.
 

İşte ben bunları yapıyordum, kendimi sistemin dışına atmak için sisteme adayan komik, ironik bir acı ve mutsuzluk kaynağıydım. Hayallerini yok pahasına satın almaya çalışan bir vurdumduymazdım. Her gün işe gidiyordum sabah daha aydınlanmadan ortalık. Aynı şehirde uyanıp farklı bir dünyada yaşamak isteyen acınası bir zavallıydım.
 

Artık bir son vermeli dili geçmiş zamanın hikaye kipini kullanmaya sanırım: Erken kalkan insanların savaş ve açlığa sebep olduklarını bile bile: Yarın da erken kalkacağım.

10 Mart 2012 Cumartesi

CORVUS BRACHYRHYNCHOS

kakafonik bir çığırtkanlık
ama sessizliğin ortasında
renksiz gökyüzünün altında
numaralandırılmamış sade bir beni özlüyor
başka bir ben
tüm pikseller mil çekmiş gözlerime
sanal bir sansürün tutsağıyım





11 Şubat 2012 Cumartesi

SON YOLCULUK

şehrin ortasından geçen otoyolda 
solladığımız celep kamyonunun
karasöründe bir inek
uzatmış başını
güzel gözleriyle 
bana bakıyordu
bana bakıyordu
bana bakıyordu


2 Şubat 2012 Perşembe

BU KENT

boncuklar sallanır, bulutlar örter
köpekler gül bahçesine işer
bir çocuğun kafasını koparır cani
dondurma külahından bir ısırık alır gibi
okyanus bir gelip
bir giderken
anlamsız bir ayın esaretinde. C.B.



Yine her şey bulanık gelmeye başladı dünyada. Hiçliğin ve anlamsızlığın yıldız tozlarında nefes alamıyorum. Yaşamak hep bir trajedi gibi sanki, o yüzden trajediyi kah bir melodrama kah bir münzeviliğe çevirmeye çalışıyoruz boş uğraşlarla. Acıyla yaşamanın imkanı yok aslında.
 

Dünyayı hiç sevmedim sanırım sevemeyeceğim de. Kentler ve kalabalıklar sürgit yalnızlığıma yeni anlamlar kazandırıyor. İnsanın ve uygarlığın olduğu yerde mutsuzluğun olduğunu da, insan eliyle grileştirilen bu yenilginin içindeki hüznü seviyordum eskiden, severdim, seveceğim diye umuyordum ama, olmuyor. Kendimi işgal edilmiş gibi hissediyorum. Bir buhran, sözleşilen saatlerini hiç sektirmeyen dakiklikte bir düşman gibi üzerime fırlatıyor oklarını... 

Martıları izliyorum bir de hızlıca akan bulutları. Artık düşlerim tek kişilik değil, sevinçlerim ve acılarım da. Tahmin edilmez ve kestirilemez bir yolculuğun öznesi oldum sürpriz bir şekilde. Kah içe işleyen bir soğuk mum ateşiyle aydınlanıp ışıyıp ısıtıyor kah özlem koca bir alevi sutreliyor bu kentte. Anlamsızlığın ve hiçliğin bir anlamı şekli var; sıkıntı ve korkularıma yenileri ekleniyor sürekli, tanımadığım onca yüzü, insanı, kovalamacayı gördükçe.

Yıkım dolu vazgeçişler, başarısılıklar, itaatle dolu başkalaşan insanlar, işsizlikle dolu umutsuzluklar karanlık gelecek sabahlar... Her sabah yağan yağmurda 'gitmek istiyorum uzaklara' diye konuşurken kendi kendime (bu aralar kar) cevap hep aynı susuşla, sessizlikle geliyor yine kendimden; yoldaş oluyorum hayallerimin yolculuğuna, bulamadığım dost sohbetlerine ve yılgınlığın acımsı tadlarına. Üşüyen parmak uçlarımla, yanan bedenimin arasına girdi bu kent. Geride kalan her şey acıyor, üşüyor, sersem...

28 Ocak 2012 Cumartesi

SATILIK

Fahişesiyim emeğimin
Satıyorum çünkü onu ben de
Beş para da etmiyor kilosu üstelik
Ve korkarım onura verilen anlam
Hiçbir zaman sorgulanmayacak
Uygarlığın aşağı yukarı 
Devlet demek olduğunun 
Ayrımına varılmadıkça





22 Kasım 2011 Salı

Serzeniş


İnsan biraz suya benzer bence sosyolojik olarak içinde olduğu şeye benzemeye, onun şeklini almaya, önüne gelen ilk zayıf bentten akmaya ve ilk yarıktan kaybolmaya çalışan. Bunda başkalarına benzeyip görünmezliğin savunmasına sığınmak kadar sistemin bir dayatması  da var gibime geliyor. Birbirimize benzeyerek daha kolay var olabileceğimiz, sorunsuz bir hayat yaşayabileceğimiz bize öğretiliyor. Su yatağını bulur sözünü hem bir kaderi çağrıştırdığı için hem de birleşik kaplar yasası gibi bizi maddeleştirip kanunların dışına çıkmamamız gerektiğini dayattığı için sevmem. Bazı insanlar için geçerli değil tabii bu durum. O kadar az ki bu tür insanlar ve toplumun içinde birer sabun köpüğü gibi sönüyor etkileri. Bazan insanların yapış yapış derisi ve kokusu itici geliyor bana fena şekilde. Etrafına bakıp faydacı bir mantıkla yaşayan insanlara katlanıyor olmak, birlikte yaşıyor olmak ve onlardan birine dönüşüyor olmak korkunç. Çünkü hepimiz zayıf, kibirli, kendimize odaklı, akacak bir delik bulmaya çalışan, o delikte hep birlikte foseptiğin molekillerine dönüşen bundan ve bundan rahatsız olmayan canlılarız.  Bu duruma çoğu zaman katlanamıyorum, içmek, sarhoş olmak, unutmak ya da bedenimin emirlerine uyup yemek, sevişmek istiyorum. Kaybolmak istiyorum sevgilimin uylukları arasında, kabaran erkekliğimin sorgusuzca girmek istediği her yere sokulmak, sıcaklığı ve ıslaklığı ile kendimden geçerken kendi bedenimden çıkmak, kaybolmak, yok olmak istiyorum. Ayyaş ve bunak bir serseriden başka bir şey olmak sürekli başkalarının işine yarıyor çünkü. Hiç serseri olamadığım için hayıflanıyorum. Serseri olmak dünyayı yozlaştıran tüm aşağılık mesleklerden daha çok bir şeydir diye düşünüyorum.  Çok az şeye benzetilmek imgelerden ve lirizmden uzak etkili ve içe işleyen şiirler yazmak istiyorum. Güzellik kaygısı taşımadan aksine çirkinliğe, aşırılığa, şiddete beslediğim sempatinin bende vücut bulmasını istiyorum.  Işıltılı dükkanlardaki ve odalardaki aynaların yansıttığı pis ve yağlı suratlarımızı, yok edici iyilik ve güzellik anlayışlarımızı görebiliyorum çünkü. Hayatın kendisinin, sokakların sıradanlığının, insanların korkunçluğunun, arzuların pespayeliğinin, aç köpeklerin korkusunun, kirlenen ilişkilerin, dünyanın katlanılmazlığının katı gerçekliğine mahkum olduğumu hissediyorum çoğu zaman. Bu yüzden şiir çok başka ufuklardadır benim için.
 

kayıtsızca yürüyorken ölüme
ardında bıraktığın yaşamdan
sana ne kalacak
kırdığın ve soldurduğun
canlılardan başka

 

Gördüğüm her şeyi yok etmek istiyorum dünyanın sadece kendisi kalana dek. Bu dünyaya ait değiliz biz; yaşamımızla, tüketen, yok eden, kopartan, acımasız emperyalist bir türüz sadece. Yaratıcılığın benzersiz kibriyle efsunlaşmış ve billurlaşmış kaslarımıza, binalarımıza, özgünlüğümüze, devrimlerimize, tarihimize, parçası olduğum toplumun olmayan ifade özgürlüğüne küfretmek ve radikal bir eylemle kendi uygarlığımızı bir daha var olamayacak şekilde ortadan kaldırmak içimden geçiyor. Karanlığın, sinmişliğin, geride kalmanın, vazgeçmenin, kavganın, sarhoşluğun ve sevişmenin erdem olduğu rüyalar görüyorum. Girdiğim deliklerin, içine çekildiğim dehlizlerin renksiz alacakaranlığında pusuyor ve ürperiyorum gelecekten. Hiçliği, kaybetmeyi, inançsızlığı, ayakta durabilmeyi test ederken düşmekten, yenilmekten, yalnızlaşmaktan, yabancılaşmaktan artık haz alamadığımı gördüğüm için rüyalarım birer kabusa dönüşüyor. İçimde bir yerlerde bir şeylere inanmak ve bağlanmak, öfkeyle de olsa bir düzeni tekrar etmenin ruhuma daha iyi geldiğini duyumsamak çelişkilerimi derinleştiriyor. Asıl korkunç olan ise çok başka bir şey. Asıl cehennem kendimim. Bir hergele de olsam, nerede görsem durup bakıyorum kendime, öfkeme, sarhoşluğuma, insanlığıma, nefretime, kibrime, ahlaksız ihtirasıma. Kendime duyduğum nefretin içindeki ihtirastı asıl cehennemim. Herkes gibi biri bir insan. Çamurun içinde kıvranan ne bir düzen karşıtıydı ne de içinden gelenleri yapacak kadar özgür biri.  Kafasına taktığı ve çözemediği çengelli sorularıyla bir zavallı. Yalnızlığımı hiç sevemeyen bir yalancıydım ben, insanlardan nefret ettiğini sanan. Belki de insanlığından çok başkası olmaya mecbur.



26 Ekim 2011 Çarşamba

DEVRİM


Ey ilerlemenin sahte büyüsüne kapılmış siz liberaller, müslümanlar, solcular, ideologlar, konformistler, modernistler, demokratlar, tekno-endüstriyel uygarlığı var eden tüketiciler, bu alemi kendilerine verilmiş bir hediye olarak görüp hoyratça gaspeden hakimiyetçi insanoğlu: Diktiğin her bina, satın aldığın her bilgisayar, yediğin her hamburger, giydiğin her takım elbise, yaptığın her çocuk, yarattığın her eşya, yönettiğin her şey seni kaçınılmaz bir sona daha fazla yaklaştırıyor farkında değil misin? Senin bakiyene yazılan her artı gezegenin sonlu kaynaklarını eksiltiyor, yağmalıyor, bozuyor, geri dönüşsüz acı dolu bir yıkımın puantajına dönüştürüyor anlamıyor musun? Artık ne temiz su kaynaklarına ulaşabilmenin bir yolu, ne zengin bitki florasından sağlıklı beslenmenin bir yöntemi, ne ciğerlerinle mutluluk ve zehirlenmeden soluk alabileceğin hava, ne kendine ve çevrene ayırabileceğin bolca zaman, ne de kendi kararlarını verebileceğin bir özgürlük ortamın kaldı görmüyor musun? Başkalarının belirlediği işlerde, başkalarının seni o iş için eğittiği konularda, başkalarının hesasabına, başkalarının kuralları ve dayatmalarıyla sevmediğin işlerde emekli olabilmek için binbir zorlukla ve itilip dışlanarak çalışıp durmaktan bıkmadın mı? Yasayla, polisle, askerle, vatanla, bayrakla, şehitle, toplumla, gelenekle, aileyle, gelecekle üzerinde kurulan otoritenin, hiyerarşinin, korkuların gerçek şiddet ve terör olduğunu idrak edemiyor musun? Çok geç olmadan gezegen kendinden aldıklarını geri almaya başladığı dönüşsüz yola girmeden insanlar, hayvanlar ve doğa üzerinde kurduğun tahakkümü kaldır artık. Uygarlık demek olan devletin ve onu yaratan ve yaşatan acımasız tekno-endüstriyel kapitalist mekanizmanın olmadığı bir dünya hayal et, bu baskı ve zulmün daha fazla sürmesine izin verme isyan ol devrim ol gezegeni kurtar.

14 Ekim 2011 Cuma

HATA


Son rakamlardan haberim yok ama sadece İstanbul için her gün otuz bin sığır mezbahalarda öldürülüyor ve mutfakların yolunu tutuyor. Bir bu kadar koyunu da ilave edersek ülke genelinde on binlerce hayvan her gün beslenme amaçlı olarak canlarından oluyor demektir. Kanatlı kuşlarda durum daha da kötüleşiyor. Bu sayı yüz binleri buluyor. Bu canlıların derilerini giyiyor, tüyleri ile ısınıyor onları ayağımıza giyip yürüyoruz. Vücut sıvıları çalınan binlerce canlı normal ömürlerinden çok daha kısa süreler içinde hayatını kaybediyor. İnsanların sağlığı için denek oluyor, güzelliği için makyaj malzemesi oluyor, eğlenmeleri için bahçeleri kuruluyor, sirklerde dalga geçiliyor hiç olmadı küfürlere konu oluyorlar... Binlerce kedi ve köpek sokaklarda kötü muameleye maruz kalıyor, yakılıyor, kuyruğu kesiliyor ve işkence görüyor. Bir o kadarı kazalarda ölüyor. Hayvanları kullanmanın ve sömürmenin akla hayale gelmez yöntemlerini bulmakta çok başarılıyız.

Kısacık ömürleri boyunca durmadan çoğaltılıp semirtilen bu canlılar sosyal varlıklar, doğada olması gereken, gökyüzünün sonsuz maviliğinden kopup gelen rüzgarlar ve yağmurların büyüttüğü otlaklarda özgürce dolaşması gereken bizim gibi canlılar. Hayatları boyunca birçoğu fabrika çiftliklerinde ölüm yolculuklarına esaret altında yürüyor ve acı dolu sonlarını kederle bekliyor. Bu acımasız gerçekleri normalleştiren soğuk bir insanmerkezci algı var bu ülkede ve bu algının sempatizanları ve taraftarları büyük bir koalisyonun ve ortaklığın üyeleri aslında farkında olmadan. Hiçbir konuda anlaşamasalar da, iktidar ve otorite için sürekli savaşsa da, birbirlerini sürekli baskı altında tutup yaşamaya çalışsalar da bu insanlar hayvanlar söz konusu olduğunda birlikte hareket ediyorlar, birlikte öldürüyorlar, sömürüyorlar ve bu haklarının (!) ellerinden alınması ihtimali karşısında birlikte hareket edecekleri de çok açık. Onları durduracak ne yasa, ne kanun ne de ahlaki bir durum var. Hiçbir insan hayvanları öldürülmesinin yarattığı sonuçlardan faydalanma zevkinden birbirine düşman da olsa vaz geçmiyor.

Çünkü insan iktidardır. Dünyada, bulunduğu coğrafyada, ülkesinde, kentinde ve yaşadığı evde egemendir. Yerinden, konumundan, zevklerinden, hazlarından memnunken kendinden başka bir tür canlı için fedakarlık yapmalarını beklemek menfaatlerinden, çıkarlarından, damak tatlarından, kibirlerinden ve doymak bilmez iştahlarından vaz geçmek anlamına geliyor. Her biri sosyal bireyler olan ve insanlar gibi bir topluluğa aitken doğadaki her bir tür kadar yaşam hakkı ve seçme hakkı olan bu canlıları kitlesel bir ölüm ve soykırıma uğratırken bunun insanların en doğal hakkı olduğunu iddia etmek büyük bir haksızlık. Artık bir şeyleri değiştirmeliyiz. Amaların ve bahanelerin ardına gizlenerek insanın ve gezegenin yitiriliyor oluşuna hayvan kıyımının neden olduğunu ispatlamalıyız insana rağmen. Geç olmadan. Pasif bir vejetaryen da olabiliriz kararlı bir vegan ya da önümüzdeki örnekleri izleyen doğrudan eylemi göze alan radikal bir aktivist. Ama artık bir şeyler yapalım, bir tartışmadan başlar her şey belki de bir şiirden bilemiyorum, bildiğim tek şey Hayvan Özgürlüğü her şeye rağmen. Her gün ölen canlılar bunu hak etmiyor, evrensel bir şefkat ve vicdani bir sorumluluğun doğadan kaynaklanan etik eşiği farkındalığımızı artırmalı. Çünkü hayvanlar masum, onların ölümleri ve sömürülmeleri kendi hataları değil, hata bizlerde.

...
Kenar bir gecekondu mahallesinde
eski, kirli ve tapusuz evlerin arasındaki
ara bir sokağın yoluna yapışmış
incecik bağırsakları didikliyordu
kösnül ve iğreti gagalarıyla iki karga;
soğuk bir günde
yeni dökülmüş asfaltın sıcaklığına
tüylü kuyruğuyla çöreklenerek
ısınmaya çalışmanın
hata olduğunu anlayamayacak kadar
küçücük bir kedinin.


Hatadan dönmek büyüklük derler sizden başka canlıların hayatlarını umursamanızı ve bunun son kertede kendi doğrularınız haline geleceğini düşünmenizi istiyorum. Çünkü Hayvan Özgürlüğü, İnsan Özgürlüğüdür Gezegenin Özgürlüğüdür. Başka çaremiz yok.

26 Eylül 2011 Pazartesi

Seni Gördüğüm Zaman

Gezegenimiz uzayın soğuk ve karanlık boşluğunda içinde olduğu galakside bilinen ama büyük resimde asla kestirilemeyen bir kuşağa acıyla ilerlerken ve evrendeki tüm madde bir diğerinden hızla uzaklaşıp yalnızlaşırken; kesin ve mutlak bir yok oluşun alt edemeyeceği kadar güçlü bir sarmalda birbirimize tutunup çekiliyoruz kuasar bir sevgiyle!

19 Eylül 2011 Pazartesi

MERDİVEN BOŞLUĞU OLMAYAN BİR APARTMANDA YAŞAMAYA BAŞLAYAN BİRİNİN ACILARI VE SARILDIĞI TEK ŞEY


Gecenin ilerleyen saatleriyle özdeşleşmiş buzdolabı motorunun tuhaf gürültülerini gündüz de duymaya başlamışsanız bu durum intihara daha da yaklaşmış olduğunuzun delili olabilir. Başka maddi ve maddi olmayan delillerimde var üstelik: Tüm mahalleyi sarmış ve hiç bitmeyen inşaat gürültüleri, çocukların oyun oynarken arsızca bağırtıları (ellerinde küçük mermer parçalarıyla daha küçük taşları ezip toz haline getirmek oyunu çok yaygın), satıcıların ruta bağlanmışcasına şaşmaz zaman aralıklarıyla sokaktan geçerken akortsuz megafonlarından çıkan robotlaşmış ve bir türlü kayıtsız kalamadığım homurtuları (çoğunun ne sattığını anlayamıyorum bu da ayrı bir acı nedeni), yukarı, aşağı ve yan dairelerden ara sıra gelen betonik tıkırtılar, yakınlardaki bir tuz madeninden geldiğini öğrendiğim hemen hemen her gün patlatılan dinamitlerle tüm mahalledeki binaların tekme yemişçesine sarsılması, bulunduğum odada özgürce ve mutlu şekilde uçan bir kara sineğin duyamasam da zihnimde yarattığım vızıltısı, kanıksadığımı sandığım için duyamadığım ama düşününce duymaya başladığım; nefesimin, yutkunmamın, kalp atışlarımın, kıpırtılarımın ve tüm bu seslerin aniden ve ortaklaşa kesildiği bir anda yalnızlığımı, sıkıntılarımı, acılarımı, korkularımı yüzüme çarpan kulaklarımda uğuldayan sessizliğin vınnlaması içine sıkıştığım, apartmanda, sokakta, mahallede, semtte, kentte, ülkede, dünyada, evrende ve hiçlikteki karamsarlığımı keyifsizce demliyor.

Kurguladığım güzel ya da saçma tüm hayaller, gerekli ya da gereksiz düşünceler, korkularımdan, yalnızlığımdan, acılarımdan, kaygılarımdan, umutlarımdan ve tüm insanlığa ait bu hislerden oluşan bilincimin oynadığı oyunlar, geçmişimin avadanlıkları, can sıkıcı ayrıntılar, belirsizce yaklaşan akşam saatlerinin merak uyandırmayan ama tahmin edilmesi hiç de zor olmayan küçük enstantaneleri büyük ve asıl gerçeğin gölgesinde fukaraca önemsizleşiyor: Sınırlı bir zamanda, sınırlı bir mekanda her şey yok olup bir hiçliğe dönüşecek ve bizler bundan çok daha kısa bir süre önce yok olacağız.

Yaşadığımız şu kısa süre içerisinde ve kalan hayatımızda çok az şey değişecek etrafımızda. Zaman da; tüm mutsuzluklarımızın etrafını koza gibi ören ve bizi ısıtan güzel bir dünya uğruna ipekböceği timsali diri diri haşlayan acımasız bir tiranlık sanki. Sonlu bir hayatın sonsuz bir hengamesinde süre giden ayrıntılarda durmadan birbirini baskılayan insanların bitmez para hırsları, değişmeyen ihtiyaçları, reklamlarla maniple edilmiş hayalleri, sadece seks peşinde koşan arzuları, şiddetle içiçe davranışları, umutsuzca çırpınmaları koca bir hiçliğin yanında ne anlama geliyor ki? Serin bir gecede ay ışığının aydınlattığı küçük dalgalı bir Akdeniz kıyısının ılımanlığıyla danseden çam ormanı kokularını velhasıl doğayı ve tüm masum hayvanları saymazsak.

Her şey; tekrarlardan, birbirine benzeyen ve durmadan icad edilip çoğalan eşyalardan, doğanın esaret altına alınarak yok edilmesinden oluşan akılsız, ruhsuz ve çabucak bozulmak üzere tasarlanmış taklitlerinden oluşan nesnelerden ve durmadan büyüyen bir kalabalığın tahakküm edici kaba hoyratlığından oluşuyor sanki. Ama en kötüsü ne biliyor musun: Kimseden farklı olmadığını anlayıp yaşamınla bunu tecrübe etmenin acizliği, birileri benim yolumdan çoktan geçti, hiç tanıyamayacağım birileri şu an geçiyor aynı acılarla ve benden sonra da geçecek birileri zaten. Ve ben hiç martılar gibi geceleri uçamayacağım...

Yeni yaşamaya başladığım apartmanın son katındayım. Hiçliğe yakınım irademin tek özgür seçeneği ölümü düşünürken. Ama bir merdiven boşluğu olmayacak kadar küçük her şey bu binada, gösterişsiz bir ölüm için uygun değil balkon ve Platt'a öykünemiyorum penceredeki havagazı menfezinden dolayı... Bir deniz kentindeyim şimdi, yıldızlardan, iyot kokusuna sarılmış ay ışığından, özgür ve başına buyruk kedilerden, köpek çetelerinden, masum hayvanlardan ve hayalini kurdum yeşilliklerden yoksun fayansların ruhsuz parlaklığında bir apartmana sıkışmış yaşıyorum ve tek umudum içimdeki maddi temelleri olmayan bir sevgi. Sevgilimle konuşurken kelimeleri kullanmamın gerekmediği, sevgimi göstermek için sözcüklere ihtiyacımın olmadığı, zamanın hapsediciliğini, her türlü ideolojiyi, otoriteyi, hiyerarşiyi, ortadan kaldırdığımız doğadan kopmamış bir dünyada yaşayabilmeyi hayal ediyorum sadece.