19 Temmuz 2009 Pazar

Soru

Benim için cevaplanması belkide en zor olan soruyu ansızın, kelimeleri dolandırmadan, en sade, en basit, en açık, en anlaşılır, en kararlı ve geridönüşsüz vurgusunu vererek, müstehcen bir konunun içinden gönülçelen bir ustalıkla sıyrılarak, albenisini ve şirinliğini ikiye katlayarak ve daha önce hiç tanık olmadığım bir şefkate sarılıp dudaklarımdan narince öpercesine soruverdi.

O an vereceğim cevabın ne olacağı konusunda fikir beyan etmem imkansızdı. Sadece soruyu düşünüyordum o anda. Sorunun ne anlama geldiğini biraz da. Sorulara inanan bir yanım olduğunu bilerek bu sorunun beni nasıl sarstığına şaşırarak soruyu kutsuyordum o an. Bu soru tarihin akışını değiştiren soruların gücüne o an benim tarihim açısından fazlasıyla sahipti. Bana yöneltilen bu soru karşısında afalladım.

O an bu elektrikli soruya ne cevap vereceğini bilemeyen bir aptalın şaşkınlığını da yaşadım, içine düştüğüm tereddütün ruhumun hiç yüzleşmediğim arka odalarındaki "mutlak korku!"yu dürtükleyen savaş tamtamlarımın yarattığı huzursuzluğu da yaşadım. Soru karşımda büyümeye devam ediyordu sanki. Tereddütümün sınırını ben değil sorunun sahibinin güzelliği, çekiciliği, memelerinin yumuşaklığı, sarışınla kumral arası saçlarının rengi ve süt çocuk teninin ince derisindeki hassas" hazaçlığı" belirliyordu sanki. Mütereddit sustum. Aklımdaki sorular ve içime ben görmeden yerleşen kadına rağmen bir an.

Zaman aleyhimeydi tıpkı kendim gibi. O an bu soru karşısında suskunluğumun, bönlüğümün ve pişmanlığımın özgürce içimde büyümesini hissederken acı çekiyordum. Ama bu acı her türünü ezbere bildiğim ve mazoşist bir tavırla sahiplendiğim acılarımdan ziyade "saf" bir acıydı. Acının rengi siyahtı, karanlıktı, kaybetmeye alıştığım neşenin bu kez umurumda olduğunu bana hissettiren bir titreşime sahipti. O an soruyu unutup acının içimde biriktirdiği günaşırı intihar düşlerini beslemesine şahit oluyordum sadece.

Bu soruya kendimi yıllar yılı farkında olmadan ama sorunun geleceğini bilerek hazırlanmıştım ya da hazırlandığımı sanmıştım. Hâlâ sorunun çırılçıplak ve şokedici gerçekliği karşısında bilinçsiz bir kurtulma refleksi ile donuklaşmanın mutsuzluğu içindeydim. Bir kadın tarafından sorulan bir soruydu bu. Bir kadın kadar güçlü, bir kadın kadar zeki, bir kadın kadar sezgin ve bir kadın kadar öldürücüydü soru.

Artık soru bir kişilik kazanmaya başlamıştı. Soru ile ben başbaşa kalmıştık. Soru ve ben. Başka hiç bir şey yoktu etrafımızda şimdi. Soru gülümsemeye başlamıştı artık. İlk şoku atlatıp soruyu anlamıştım zira artık. Hep ardına gizlendiğim mazeretlerim bu soru karşısında eriyordu nihayet. Soru beni sevmeye ben sorunun sahibini özlemeye başlamıştım çünkü artık...


bir soruyla sevdim seni
bu soruyla öldüm
sorun açtı kapılarımı
senden çıktım sorularla
soru bildi
düşündü soru
yatağımızda güzelleşti
ıslandı gece boyu
üç uzun gece pişti sorumuz
aydınlandı bizimle aynı masada soru
aynı çeşmeden su içti bu soru bizimle
senin bu soru
senin gibi güzel
sevmelere gazel
şimdi söyle bakalım:
Sevebilir misin sen beni?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder