30 Ağustos 2010 Pazartesi

LEYLEK

portakal bahçelerinin yanından
geçerken bisikletimle
leyleklere rastladım bugün
sonbahar geliyor dedim işte
kendi kendime
bitti hayatımın en güzel yazı
başlıyor felaket sonbaharı
hiç olmadığı kadar yakındı leylekler
yeryüzüne bu sefer
bisikletimin üstündeydim
yavaşladım
görünce onları
güneş kırmızıydı ve sanki
takip ediyordu beni yol boyunca
avuçlarımın içindeydi adeta
uzatsam elimi
dokunacak kadar
büyük çam ağaçları vardı
yol kenarına
gelişigüzel serpiştirilmiş
leylekler birer ikişer
üzerlerindeydi
parlaklığını kaybetmiş tüyleriyle
ağır çekim
kanat çırpıyorlardı
yer kapma telaşıyla
kırmızı güneş
avuçlarımdan kayıyordu
yavaş yavaş
portakal bahçeleriydi her yer
uzun asfalt yol hâlâ sıcaktı
portakal bahçelerini
asfalttan ayırıyordu
dikenli teller
dikenli teldendi çitler
hiç bitmiyordu kafalardaki sınırlar
uzanıp yatmak istedim toprağa
boylu boyunca
her yer dikenli çittendi
giremedim hiçbir yere
kırmızı bir güneş batıyordu ağır ağır
leylekler tüneyecek yer arıyordu
kanat çırparak
kararıyordu yavaş yavaş hava
evsizdi leylekler
ağaçlardı bu gece evleri
dikenli tellerdendi çitler
ve elektirik direkleri uzanıyordu yol boyu
direkler ve dikenli telden çitler
ev değildi ki
kırmızı güneş battı aniden
ve bir leylek
kocaman ayaklarını açarak
kondu
bir elektirik direğine
belki de evi sanarak
gözlerimin önünde
ağır çekim
kıvılcımlar saçarak patladı
parçalandı her şey
kesildi elektirik
dikenli tellere asılı kaldı
içimdeki çocuk

3008'10Adn

GÖLGE HAYALLER

bazı insanlar hayallerinin peşinden koşar

tanırsın onları zaten. hemen ayrılırlar etraflarındaki kalabalıklardan. tek başlarına da olsa kalabalıklardır zaten kuru bir gürültüden gayrı. korkulardan arınmışları olur, korkularını yönetenleri olur kimisi de bir eğlence havasında yaşar korkuyu beklerken. susmayı bilirler konuşmayı bildikleri gibi. bir gün ölüm bulacak hepimizi işte dibe vurmanın zamanıdır şimdi kayıtsızlığı ile sarılırlar hayata ve hayallarinin peşinden koşarlar. sessizce ama hissederek kesinlikle. esmer bir sevecenliği yaşarlar ve yaşatırlar. herkes kadar yılgındırlar ve inanırlar bir şeylere mutlaka. gözünü açıp kapatıncaya kadar geçer hüzünleri. unuturlar o hesapçı dünyanın kişilksizliklerini. böyledir bu. hayallerinin peşinden koşarlar. beyaz bir bulut olurlar.

"umursamıyorum yılgınlığımı filan
çünkü sessizce yaşanmalı her şey
bir devrim sessizce olmalı mesela
ve her sözcüğüne inanmalı bir palyaçonun"


bazı insanların peşinden hayalleri koşar

beklemek içindekileri susmaktır. konuşsan da söyleyemedikleri olur bazan hayallerin bile. daha güzelleri yaşanana kadar çekilen bir ızdıraptır keşkeler. artık çok geçtir. hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. acaip bir hüzün beklemektedir karanlığı. hayaller sonradan gelir. artık çok geçtir. buruk bir gülümseme yüzündeki kimlik olur. bir kürt göçmenin şehri yazılıdır o hanesinde kimliğinin iş bulamazsın artık. ve bulur sonunda hayalleri onu beklediği yerde. artık yalnızdır.

"bir palyaço neden yalan söylesin ki
ben palyaço olsaydım söylemezdim
marangoz olsaydım da söylemezdim
ben insan olsaydım yalan söylemezdim!"


bazıları da izler sadece insanları ve hayalleri

kentin bunaltıcı griliğinde dayatılan angaryaları, gereksiz sorumlulukları, kişisel öfke ve aşkları yaşarken bir yanıyla sarılır yaşama farkında olmadan sıkı sıkı ve hırsla. altında kalmamak için o gri mutsuzluğun içsel bir tepkiyle nefes almaya devam eder. kimin koyduğunu sorgulamadığı hedeflere ulaşabilmek adına her şeyden sakınır bile. kimi zaman da yutar ne kadar sakınsa da grinin isyanı ve ölüm onu. kahramanlaşmak, yaşadığı işkencenin daha fazla uzamamasını kararlılıkla yaşama geçirenlerin yolunda intihar etmek ister. ama sadece izler insanları ve hayalleri.

"hem nereden çıkardınız palyaçonun yalnızlığını
kaç kilo çeker ki bir palyaço
hem neden yüzüme vuruyorsunuz
bir çirkin ördek yavrusu olduğumu
gocunmam ki ben, ben gocunmam
bir palyaço ne kadar gocunmazsa
o kadar, o kadar gocunmam işte"

21 Ağustos 2010 Cumartesi

SİYAH ŞARKI

Simsiyah bir şarkı şimdi yokluğun
Hızla ölgün bir renge dönüşen parlak bir yıldız adın
Adını andığımda zaman
Somut bir simit kadar doyurucu ve cankurtaran hâlâ

Avuç içlerimde, yeşeren doğum günleri
Neşelenen ölüm yıldönümleri dudaklarında
Felaketlere gizlice gülebilen mahalle sakinleri
Hiçbir şeyden haberiniz yok sizin
Yanıp sönen bir göz kadar yasemin kokuyorsunuz siz ey kadınlar
Uzak bir kentin hüznü
İçimde oturuyor
İçime büyüyen bir kadın küreklere asılmış terliyor
Bir su kuşu boğuluyor çölde
Çimenlerde ayrılıyor kaderimiz
Başka yönlere uzayarak
Yeşil çimenlerde sararıyor ömür
Bir kadın ölüyor erkekçe
Bir erkek kadın oluyor acıya gülümseyerek

Simsiyah bir şarkı şimdi yokluğun
Pencereni geceye açmış bekliyorsun
Oysa hüzünden başka giren yok içeriye
Girse de sevincin çığlık atan koşumları
Bir deli sevincin gölgesinde sadece

Tırnak uçlarımda
Canının yongası bu coğrafya
Sen uyurken doğuyor birileri yanıbaşında
Kapı önlerinde oturmuş adamlar
Yüzünü gizliyor senden
İçtikleri çayda sen varsın
Gidemedikleri kentlerde sevişiyorsun
Simetrisi bozulmuş karyolalarda
İçlerindeki nefrete ağlıyorlar
Kapanmayan çizgilere
Basit ve karmaşık her şey
O kocaman kapıdan girişini hatırlıyorum
En tehlikeli kavşaktan geçişimizi
Abartı tanrılarının şefkatine ihtiyaç duymadan
Unutuşumu parkta yürüyen kadınları
Uzanan ayaklarımızı

Simsiyah bir şarkı gibi yokluğun
Bir ormanda birbiri ile rekabet etmez hiçbir ağaç
Gökte yazılı ismin gördün mü
Mavi

Gidişin
Bir daha yağmayacak bir yağmur
Karışan zaman meridyenlerinde
Akan nehir yatağı belirsiz
Islanan kent çapraşıklığında savaş gidişin
Akıyor kan oluk oluk dizlerimden
Gözyaşlarına bürünüyor sonra
Gizli, şeffaf ve çoğunun hissedebildiği bir şefkate bürünüyor
Dokunabildiği tehlikeli bir çelik kenarıyla
Yeniden belirlenen takvim yüzün
Gökyüzündeki yıldızların uzuyor
Sarkıyor yüzüne
Oradan saçlarına ve gözlerine
İçten bir gözyaşı damlası
Gelişin
Sevmediğim güneş ışıklarına
Alışmak gibi
Taşların geceyi aydınlatan kandil
Boynuma astım onları bir yara gibi
Uzun kokulu mumlarının
Işığı seker memelerinde
Bir vicdan yarası kanar
Dengesiz fırtınalar tarar saçlarını
Gösterişe meraklı bir sirk maymunu kadar umurunda olmaz
Apatman boşluğundaki yabancı gözler
Zaman
Uzatılan bir işkence şimdi
Kasıklarında huzur!

Simsiyah bir şarkıydın sen
Hüzünbaz bir sevişmenin ardından bile
Kısacık bir karar anında yazılıyordu hikayen
Gözlerinin içinde ben yokum artık

Çıldıracağım
Yürüyüş mesafesindeki mutluluk kadar
Bozuk senkronumuza gülerken
Ne olur ki en fazla ölürüm tadında
Sinik bir gülüş imdadıma yetişmezse
Sırtındaki ağrı
Cama yapışan yağmurlarla geçecek
Kalorifer böceklerinin dilinden anlamayan
Bir adam seni üzecek
O zaman ben Afrika kadar uzak olacağım işte sana ve
Tüm hamamböceklerine
Yine gidemeyeceğim bir güneşin doğumunu izlemeye
Senin doğuşun yetecek
Kendi ölümümü dışarıdan izleyen
İsyankar bir kertenkele olduğumda