24 Mart 2012 Cumartesi

Gelecek Yok


Sabah erkenden kalkıyordum. Çok erken ama, henüz hava aydınlanmadan, kuşlar ötmeye başlamadan, kirler görünür olmadan, dünyanın gürültüleri kapılardan ve pencerelerden içeri sızmaya başlamadan önce. İlk işim tuvaleti ziyaret oluyordu, kendimden intikam alırcasına dişlerimi fırçalıyor, ihtiraslı bir şekilde dişlerimin parlaklığı için uğraşıyor sonra da diş macununun diş etlerimin kanına bulanmış kırmızımsı köpüğünü lavaboya tükürüyordum. Gözüm saatte zamanın dolmasını bekleyen acelecilikte üzerimi giyinip evden çıkıyordum.
 

Artık hazırdım. Bir işim vardı ve işe gitmek için dışarıdaydım. Günün parçalı ışıkları sessizce aydınlatmaya başlarken sokakları, acınası ve sürekli aç birkaç kedi ve köpek çöpleri karıştırıyor olurdu hep. Aklımı boşaltmaya çalışıyordum, ama hep aklıma geliyordu yarın da tam bu saatlerde bu sokaklardan işe gidecek oluşum, yarın da üşümesin diye ellerini ceplerime sokacaktım, yarın da önünden geçtiğim meyhanenin fotoselli lambası tam altından geçerken yanacak ve kısa süreli bir şaşkınlık yaşayacaktım ve kendimi bu dünyada yine bir fazlalık gibi hissedecektim.
 

Aynı saatte, aynı bankanın önünde, aynı mesai arkadaşlarımın tanıdık yüzlerine bakıp sıkıldığımı düşünüyordum. Bizi çalıştığımız fabrikaya götüren servis arabasının içinde korunaklı bir yer seçmiştim kendime. Kimseyle tam anlamıyla muhatap olmuyor, sohbetlerine katılmıyor kendimi sabahın hayırlısından, günaydınlarından, selamün aleykümlarından itinayla koruyan bir yerde oturuyordum; tam kapının önündeki tek kişilik koltukta. Her an inmeye hazır bir şekilde; hep son binen ve ilk çıkan kişiydim servisten.
 

İstanbul'u ikiye bölen TEM Otoyolunu her gün iki kez katederken uyumaya çalışmıyor ve içimdeki dışlanmışlık ve yabancılığı klasik müzik dinleyerek bastırmaya çalışmıyorsam yoldan akan arabaları, kamyonları, otobüsleri izlerdim. Bunca aracın yangından mal kaçırırcasına şehre girmeye ya da çıkmaya çalışmalarındaki bitmez tükenmez enerjiyi, ihtirası, hırsı, insan uygarlığının otoriter ve yok edici saplantısı olarak görür bunun bir parçası olduğumu bilir ve sinerdim iyice koltuğuma.
 

Çalıştığım fabrikada bana en zor gelen şey, beni en çok zorlayan, beni ben olmaktan diğer her şeyden fazla çıkaran şey, hayatımın anlamsız bir sonla bitişini özleten şey; fabrika giriş ve çıkışlarında ellerimizde bulunan üzerinde adımız yazılı resmimiz bulunan manyetik kartları elektronik turnikeden geçirmekti. Diğer işçilerin bunu her gün yaparken bir tören havasına bürünmelerine, saniyeleri dikkate almalarına, sayılmalarına, mevcudiyetlerinin tiz bir sinyal sesiyle onaylanmasına üstelik bunları yaparken hakça sıraya girmelerine dayanamıyordum.
 

Çalışıyordum her gün. Bir işçi, sıradan bir yurttaş, vergisini veren bir çalışan, dışarıya mal ihraç eden bir adamın fabrikasında gönüllü bir kimse, isimsiz bir güç, bir boşluk doldurucu, bir yok sayılan, bir maaş hesapçısı, bir ilk işten çıkarılacak olan, bir terli sırt, ağrıyan bacak, kokan ayak, lacivert elbiseli personel, gün ışığını göremeyen dışarı özlemcisi, bir şikayet tutanağı, bir otorite mağduru, hiyerarşik düzlem dengecisiydim.
 

Zaman her şeydi. Paraydı, gidilecek yoldu, kaybedilmemesi gereken bir hazineydi, saatler üzerine kurulmuştu bu uygarlık, bu zenginlik. Beklemekti aslolan, çay saatleri, yemek saatleri, mesai saatleri, fazla mesai saatleri ve bu saatlerin maddi tutarlara dönüşümü. Sattığımız emeğin karşılığında aldığımız şeyin tatminsız huzuru, kendini sürekli tekrarlayan motivemsi çalışma arzusu, bir şeye ait olmanın korunaklı güven duygusu yani kocaman evrende hiçbir şey olmadığımıızı saatler vasıtasıyla unutma biçimiydi çalışmak. 

Oluşturulmaya çalışılan ya da kendiliğinden oluşan o iğrenç cemaat havasına bürünüyordum her gün, aynı servisi kullananların oluşturduğu cemaat havası, aynı soyunma odasını oluşturanların oluşturduğu cemaat havası, aynı fabrika bölümünü kullananların oluşturduğu cemaat havası, aynı yemekhaneyi kullananların oluşturduğu cemaat havası ve sonunda kaçınılmaz bir şekilde aynı şeylari tekrar tekrar yaparak, aynı şeyleri düşünen, ama aynı şeyleri sorgulamayan, aynı şeylere itiraz etmeyen bir pespayeliğin içindeydim.
 

Oysa alışmak istemiyordum bu işe ama alışıyordum, ama ne tam olarak benimsiyebiliyor ne de ait hissediyordum. Farklı olanı yok eden, dışlayan bir şeydi çalışmak her gün işe gitmek. Zaten güçsüzken, değiştirme arzusundan hayal kurarak faydalanan zayıflıktayken sinikleşiyor sessizleştiriliyordum, kakafonik bir kapitalizm curcunasının içinde.
 

İşte ben bunları yapıyordum, kendimi sistemin dışına atmak için sisteme adayan komik, ironik bir acı ve mutsuzluk kaynağıydım. Hayallerini yok pahasına satın almaya çalışan bir vurdumduymazdım. Her gün işe gidiyordum sabah daha aydınlanmadan ortalık. Aynı şehirde uyanıp farklı bir dünyada yaşamak isteyen acınası bir zavallıydım.
 

Artık bir son vermeli dili geçmiş zamanın hikaye kipini kullanmaya sanırım: Erken kalkan insanların savaş ve açlığa sebep olduklarını bile bile: Yarın da erken kalkacağım.

10 Mart 2012 Cumartesi

CORVUS BRACHYRHYNCHOS

kakafonik bir çığırtkanlık
ama sessizliğin ortasında
renksiz gökyüzünün altında
numaralandırılmamış sade bir beni özlüyor
başka bir ben
tüm pikseller mil çekmiş gözlerime
sanal bir sansürün tutsağıyım