23 Mart 2013 Cumartesi

FUCKSPITAL THE SYSTEM

şişman, başörtülü, çocuklu
ve geveze kadınlar var önümde
daha zor iyileşmeyi beklemeyi ummak
gelmesindense sıramın
üstelik de bir türlü gelmezken
baş mabeynci
içindeki insan sevgisinden
sanırım
ortayolpedik sızılarım
her geçen gün biraz daha azıyor
kapılara asılı sarı çıkartmalara
kayıyor gözlerim
algım, uyarımsı afişi düzelterek okuyor:
dikkat! intihar tehlikesi

GALATA KÖPRÜSÜ'NDE

üzerinde yürüdüğüm köprüde durdum
korkuluklara biteviye dayandım
etrafımda olan bitenleri izlemeye koyuldum
her bir hücreme sinmiş anlamsızlık duygusuyla beraber
beni teselli eden tek bir şey vardı bu kirli manzarada
bu köprünün
köprüden gürültüyle geçen arabaların ve tramvayların
ellerinde telefonlar ve plastik torbalarla yürüyen mutlu insanların
etraftaki binaların ve sarayların
köprünün altından coşkuyla akan denizin
denize rengini veren göğün
göğe asılı duran beyaz bulutların
bu koca dünyanın
parlak güneşin
görünmeyen tüm o yıldızların ve samanyollarının
her şeyi bir arada tutan bu düzenin
sınırlı bir zaman içerisinde
mutlak bir gerçeklikle
yok olup gideceğini
biliyor olmamdı

BİR ANLIK ZAAF



Sarp tepenin kayalık sağrısına uzayarak düşen kendi gölgesi, yorucu bir günden kalan aydınlığı sabah salıvermek üzere usulca rehin alıyordu. Sessiz bir akşam yaklaşıyordu. Huzursuz bir gece uyanmaya hazırlanıyordu. Kadın kamufle olduğu kayalıkta karanlığın basmasını bekliyordu. Solgun ve sevecen bir yüzü vardı kadının. Güzel dik bir burnu, koyu renk gözleriyle küçük yüzü esmerliğini tamamlıyordu. Uzun saçları omuzuna astığı AK-47'den daha dikkat çekiciydi. Yalnız yolculuk ediyordu. Köyden aldığı otlu peynir, ekmek, domates ve ayranla akşam yemeğini yerken acele etmiyordu. Uzun bir gece vardı önünde, şansı varsa yarın sabah buluşma noktasında olacaktı.

Bir yılı geçmişti kadının kırsala çıkışı. Doğu'da doğmuş her insan gibi hayatı siyasetin, mücadelenin, savaşın, acının içinde şekillenmişti. Dağlar onu çağırmıştı o da gitmişti çok da kararsızlık göstermeden. Şehirden kopması zor olmamıştı. Günlük kaygılardan, kalabalıktan, gelecek endişesinden, yavaş yavaş doğu şehirlerini ele geçiren kapitalizmden, aileden, okuldan, devletten, uygarlığın esaretinden sıyrılmıştı dağlarda. Şehirlerin görece güvenliğinin ardına sığınmış şiddeti artık bir kadın olarak üzerinde hissetmemesi en çok hoşuna giden şey olmuştu. Hesaplı sevgilerin kollandığı aşklardan uzaklığı onu mutlu kılıyordu.

Doğaya aşık olmuştu. Kırsalı, dağları, ovaları, platoları, uçurumları, sarp yamaçları seviyordu... Dağların gün batımı kızıllaşan güneşi selamlayan vakurluğunu seviyordu... Yasaya, kanuna geçit vermeyen karlı zirveleri seviyordu... Derelerin serin yoldaşlığını, kuytuda yaktığı ateşin sıcak dostluğunu, ağaçların hayallerini süsleyen yeşilini, üzerine uzandığı toprağın bedenini saran anaçlığını seviyordu... Kekik kokusuyla esen nemli rüzgarların uzun saçlarının arasına sızmasını seviyordu... Uzun ve yorucu yürüyüşlerden sonra közde çay eşliğinde sırt üstü uzanmış dinlenirken daha da mavileşen gökyüzünü izlemeyi seviyordu... Ufka bakmayı, ufuktaki en uzak dağa ulaştığında başka bir uzak dağın zirvesinde mutlu olacağını hissetmeyi seviyordu... Doğada yaşayıp daha da sevip bağlandıkça, örgüt, önder, silah gibi araçların içinde büyüyen sınırsız özgürlük duygusunu baltaladığını anlamaya başlıyordu.

Yalnızlığı öğrenmişti dağda bedeni. Bir mağarada, bir izbede, bir çatakta uyur kendi bedeniyle ısınırken içindeki ihtirası sevmişti. Kalbinden, göğsünden, memelerinden kasıklarına yayılan sızı, şehirlerdeki öğrenilmiş ihtirastan çok daha güzeldi. Şimdi burada, dağ ateşinin ve soluksuz bir kardelenin kesiştiği uzak imkansızlıklarda daha iyi anlıyordu aşkı sevgiyi ve her ikisini de daha anlamlı ve yaşanılır kılan ihtirasın büyüsünü. İhtiras, hayallerinin çimencil fantezilerine bürünen gizemli bir figür olarak sık sık öpüyordu dudaklarını, memelerini, gonca gülünü... İçgüdüsel olarak doğanın eril mucizesine ihtirasla sarılmıştı.

Gece boyu yol almıştı kadın. Yorgundu. Karanlığın içinde yolunu bulmuş, simsiyah göğü aydınlatan zaman makineleri yıldızları, gök adaları hayranlıkla izlerken memelerinde hissettiği ihtirası kadına yoldaş olmuştu. Gün ışığı rehin alındığı yerden yavaşça kurtuluyordu göğü yararak. Yorgun bir rüzgar yıldız tozlarıyla birlikte güçsüzce esiyordu. Sabahın iyimserliğinde umut ve ihtiras kapıları açılan kadın, saçlarını açtı, gömleğinin birkaç düğmesini çözdü. Dikkati dağılmış, dudakları kızarmış, yanakları al al olmuştu gece boyu yürümenin yorgunluğu ve içinde hissettiği yoğun duygularla.

Üzerinde buluşma noktası olan tepenin yamacına yaklaşmıştı. Son bir gayretle tepeye tırmanmaya başladı. Tepenin nirengisine varınca tek başına yolculuk etmenin tehlikesiyle yüzleşti. Atış mesafesinde bir askerle karşılaştı aniden. Çok uzunmuş gibi süren ama aslında çok kısa bir an yaşadılar karşılıklı göz göze. Asker kadını daha önce görmüş düşmanını tanımış ve silahına davranmıştı. Silah ateş aldı, patlayan barut sesi açık havada sessizliği yırttı. Yivinden ayrılan kurşun askeri buldu ve askerin cansız bedeni kontrolsüz bir şekilde yere düştü. Belli ki düşmanının kadın olduğunu anlayan asker tetiğe basmakta tereddüt etmiş fakat karşısına çıkan askerin bir erkek olduğunu anlayan kadın hiç tereddüt etmeden tetiği çekmişti. Erkeğin bir anlık zaafı kadının hayatını kurtarmıştı. Kadın hızla uzaklaşır rüzgar kadar güzel saçlarını peşinden sürüklerken dudaklarından bir özür cümlesi kırpışarak havalandı bulutlar ülkesine: Boynumu büküyorum yaşanmamışlığımıza.

3 Mart 2013 Pazar

IMAGINE ORGASMUS


Hayal et alevden nefesimi yanlarında karnında ayva tüylerinde
Göbeğinde parmaklarımın tırnaklarını
Saçlarının karıştığını şakaklarıma
Hayal et kulak memeni ezerken dudaklarımı
Boynunun en mahrem noktasını bulduğunu dişlerimin
Dilimin doyumsuz şekerli tadını
Şefkatini ellerimin
Kaslarımın acımasızlığını da hayal et
Ve ötesini
Yarığına hasret erkekliğimin nobran hallerini