29 Temmuz 2011 Cuma

ÜÇ SEFİL İHTİYAR, ÖLÜM VE ASIL ÇİRKİNLİK

üç sefil ihtiyar konuşuyordu,
minibüsün ön tarafında
biri sessiz
diğerleri bağırarak;
"sen neden kullanıyorsun ki o ilaçları?
sayılı günlerin,
acı içinde öleceksin bizden önce,
bırakmadığın sigara yüzünden..."
içlerinden en düşükünüydü sessiz olup da
sigara içeni,
en kırışığı, pörsümüşü,
fersiz gözleri çukuruna kaçmış olanı
kirlisi,
ölüme yakın olanı...
güzel olan ne peki?
diye düşündüm,
gürültüyle savrulan
sıcak asfaltta korna sesleriyle boğuşan
minibüsün içinde;
dişlerini sıkarak yaşamak mı?
konuşmak ihtiyacı asla bitmeyen insanların,
senin seçmediğin akrabalar, komşular
kaldırımdaki, trafikteki ve gözünün önündeki
insanlarla birlikte yaşamaya katlanmak mı?
zorunda olmak mı
güzel olan gerçekten?
asıl çirkin olandır insan
tüm bunlara dayanmak
içleri kokuşmuş
hırs ve bencillikle boğulan
temelinde kötü ve zararlı olan
insanlığa dayanmaktır çirkinlik.
indim minibüsten,
ölmek üzere olan o sessiz ihtiyarı
ve ciğerlerimdeki nikotin izlerini
eskisinden daha çok severek.


15 Temmuz 2011 Cuma

GÖRÜNMEZLİĞİM HOŞÇA KAL!

Ben bir gün giderim ki neyim kalır
Eksik bıraktığım her şeyim kalır


T.U.

Son bir yılda oldukça fazla sokağa girdim çıktım. Hiç görmediğim, duymadığım, daha önce gitmediğim sokakların kaldırımlarını ezdim bu yıl. Belli bir amacım, niyetim, düşüncem olmadan kirli yolları, çamurlu ve bozuk ar(k)a sokakların içinden geçtim sürekli. Bozuk bir Türkçeyle düşündüm hep, kuralsız fiillere soramadığım sorularla aradım güzel sıfatları, küçük bir kız çocuğu gibi sevmeye çalıştım olmayan saçlarımı, acımasız bir anne gibi dertop ettim gelecek umutlarımı öğretilen kaybedişlerimle. Yalnız ve özgür bir dibe vurmak kaldı ardımda belki en çok. Ama en çok aptallıklar, neme lazımlar, ertelemeler, vazgeçişler, sürgünler, pişmanlıklar, kaçırılan fırsatlar, kaçan ve unutulan bir mutluluğun sürüncemesini bırakıyorum ardımda. Üzülecek şeyler değil beni uçuran bir kara kalpliyi düşünürsek hiç, zaten tersi olsaydı ben olmazdım böyle görünmez. Arka sokaklardan giriyordum evime, oradan çıkıp gideceğim şimdi kalan şeylerime...

12 Temmuz 2011 Salı

MUTLU KENT

Her sabah güneş doğardı bu kentte. Mutlaka doğardı ama, hiç kimse göremese de! Bazan bulutların arasında, bazan sislerin gölgesinde, bazan karın yağmurun içinde doğar bu kent için hep gökyüzünde durur bir şeylerini verirdi bıkmadan usanmadan! Parlak güzel ışıklarını salar ışıtırdı şeffaf yeşil yaprakları, ısıtırdı tarhlardaki çiçekleri böcekleri...

Bu kentteki evlerin pencereleri kapanmazdı hiç, sürekli havalanırdı evler, evlerin odaları, salonları. Kapısı açıktı hep evlerin ve o kapıdan toz değil hırsız değil yenilenen bir yaşam girerdi... Ufuk çizgisi bir başkaydı bu kentin; ormanlara, denizlere, dağlara açılırdı mavinin en koyu tonundaki pürüzsüz gökyüzü.

Grileşirdi bazan mutlu kentin tavanı kurşunun en güzel anlamında yağmur olarak. Neşeyle, coşkuyla, istençle yağardı yağmur kente. Şeffaf ve soğuk yağmur taneleri çağlayanların kudretini, nehirlerin enerjisini, derelerin ıtır kokan mutluluğunu bağışlardı kente. Kentin yapraklarla bezeli tertemiz sokakları, evlerin önü, bahçeleri, terasları ve suskun kent meydanı yağmurlarla yıkanır, yıkanırdı...

Sonra yine açardı mutlu bir çiçek gibi, eski parlaklığına ve yaşam fışkıran neşesine yeni anlamlar katarak kentin grotesk manzaralarında. Güzel bir yıldız olduğunu ispata çalışıp durmadan kenti ısıtır ve aydınlatırken. Bu parlak ve aydınlık kentte yeşilin bütün tonları bir arada yaşar çiçekler, ağaçlar, sarmaşıklar yabani bir güzelliğin yeryüzüne gülümsemesi kadar doğurgan olur ve çoğalırdı. Kaldırım taşlarına sıçrayan ayrık otları, evlerin duvarlarına tırmanan sarmaşıklar, büyüyen ağaçların kökleriyle sardığı gölgeleriyle boğduğu evleriyle bu gizemli kent doğanın öz çocuğu kadar kendine benzerdi.

Hiçbir evinde çöp olmazdı bu kentin, gereksiz ve kullanılmayan eşyaları da keza... Yaşamak için yok etmenin ve tüketmenin gerekmediği bir kentti burası ve bu kentte hiç kimse kendine dayatılan hayallerle bir şeyler satın almazdı. Yarın yoktu bu kette, gelecek yoktu, geçmiş yoktu, faturalar yoktu, angarya işler yoktu, sömürü yoktu, tahakküm yoktu, geçim derdi yoktu, gurur yoktu, kibir yoktu, mülkiyet hırsı yoktu, her şey bastığı toprak kadar, aldığı hava kadar, içtiği su kadardı, yok olan ve ölen her şey bir başka formda yeniden doğar habitatın sonsuz ve tekrar tekrar doğan benzersiz bir renk cümbüşü olurdu.

Çam kokularının eşsiz rahiyası sevimli bir hayalet gibi girer çıkardı tek katlı ve kırmızı kiremitten çatılı evlere. Ve her gün güneş yeniden doğardı, doğmasa da bilinirdi o güzel aydınlıktan güneşin bu kenti mutlu ettiğini. Mutlu bir yerdi burası, doğanın hızla kendine aldığı, ormanlaşarak kent vasfını yitirmeye başlayan ve hiçbir insanın yaşamadığı...

7TEM'11İST

ALACA SAÇLI KUŞ

ben görünmez idim
yokluğumdan ürkerdi kuşlar
elimi uzatsam
baksam
bilirdim
uçacağımızı birlikte
şimdiyse bir boğaziçi vapurunda
küfrediyorum martılara