27 Eylül 2009 Pazar

Resimli şiir

Hiç mi değişmez bir şehir: Yenişehir
yolları: Sevgişehir
oralar: Bizimşehir
şarap fabrikasının önünden sürüyorum
sarhoşluğuma katık ettiğim ihtiraslarımı: Gülşehir

adımın ilk hecesi ismin oldu şimdi
diğer hecesi de senin şarkını söyler
güzartığı Eylül'ünde endişenin,
hüznümüzü çiz

Karın ağrısı yalnızlıklara çiz
el yordamı gülümsemeni
Kimsenin inanamadığı acılarını
kimsesizliğinin Kocaşehir'deki tek tuvaline çiz
Ölümü bekleyen ağaçtan kadınlarını da çiz
onu çizmiştin gerçi teşekkür ederim

çiz o zaman:
kardeş kanına doğranan ekmek gibi aşkları da
saçlarının ay ışığı kokusunu da
göreceğimiz bordo rüyaları da
Akdeniz şehvetinde ayaklarının güzelliğini de çiz

Hiç çekinmeden çiz:
ağzımın içindeki serçeyi
memelerindeki daldan tüneği
kasıklarındaki ipekten kuş yuvasını
delicesine bir aşkın yollarından varacağımız
ıslak şarkıların resmini de çiz
ben söylüyorum sen çiz
nereye gidersek orası: Utanşehir

çizmişken bir de lombozlarını çiz
bembeyaz ve koskocaman
bir aşk gemisinin
küpeştesine dayadığın kalçalarınla
ağzından öptüğümü de çiz öptüğümü: Öpşehir

nasıl olsa hayal bunlar
bu da resimli bir şiir

23 Eylül 2009 Çarşamba

Gülümsemeni ekiyorsun mutsuzluklara

Yüzüne astığın
Işıltılı gülümsemeni
Gümüşten bir kolye,
Teninden bir okşayış gibi
Mutsuzluklara ekip gidiyorsun.

Anadolu'nun içinden,
Bir ilçeden bir ilçeye,
Akdenizli bir sevgi ve yetenekli ellerinle,
Korkusuzca ekiyorsun
Bembeyaz gülümsemenin tohumlarını
Mutsuzluğa, fakirliğe, aşksızlığa

Taksi şoförlerinden başka
Kimse aldırmıyor
Gülümsemene şimdilik
Ve sulamıyor Anadolu'nun içinde
Ektiklerini kimse
Ama yine de
Bırakıp gidiyorsun
Mutsuzluklara gülümsemeni,
Boynuna astığın
Sevinçlerinle birlikte.

Nihayetinde gülümsemeni bırakıp gittiğin yerde
Umutlar neşeyle yeşeriyor
Zenginliğe, sevgiye, ihtirasa,
Dudaklarının ıslak buğusuna dönüşüyor,
Seni ve dudaklarını düşünerek
Öpüşüyor kuşlar sevinçle,
Sırf senin gibi gülmek için
Gülümseyerek yaşanıyor aşklar,
Sonunda ölümden bir ayrılık
Olduğunu bile bile sırf senin için
Ektiğin yerde büyüyor mutluluklar
Gülümsemen güzel bir resim.

14 Eylül 2009 Pazartesi

Yağmur

hava güzel bugün
yağmur
yağıyor
iniyor göğün sicimleri
bir kardeş
bir dost
bir sevgili gibi
hatırlamaktan öte
bilmediğim
hiç duymadığım
kelimeler
kapalı cümleler
kilitli kapılar gibi

hava güzel bugün
yağıyor
yağmur
anlamını bilmediğim
konuşamadığım
bir dilde
deniz gibi
balık gibi
sarışın
esmer veyahut
kumral
güzel bir kız gibi

hava güzelmiş bugün
ne fark eder ki
nasıl olsa
üzerime
yağmıyor
yağmur
gidip başkasına sarılıyor

10 Eylül 2009 Perşembe

Mavi simetri

şimdi sen bana:
"gel" diyorsun ya,
sadece çocukluğumuzun treniyle
gidilebilen ve
görülebilen
ıssız olduğu için
çok şey
anlatabilen
bilmek isteyenler için
en büyük gerçeğin;
sınırların anlamsızlığı olan
sınıra en yakın
metruk bir tren istasyonun
sahiciliğinde;
"her şey" oluyorum ben
mavi yeşil ışıkları ruj kokan
kalabalık
kent sokaklarının
yalancılığında.

şimdi sen bana:
"sarıl" diyorsun ya,
zamanın aynı hayalperest mevsiminde
izlerimizin benzer yollarını katederek
aynı güneşin batışında
yan yana ünlemlerin tedirginliğinde;
"güz" oluyorum ben
aramızdaki boşluğun
bir ormana yaslanan
mavi simetrisinde
uzak bir sahil kasabasının
yaz ertesi tenhalığında.

şimdi sen bana:
"yeter" diyorsun ya,
aynı kitabı
aynı bilinmezlikle
tenlerimizle okurken
birbirimizden habersiz;
"hiçbir şey" oluyorum ben
imkansız sarılışların
pişmanlığında.

3 Eylül 2009 Perşembe

Beyaz bulutlar

Sabahın kesif mavi göğünde asılı beyaz bulutlar, akşamdan kalma intihar hüzünlerimi gözyaşı damlaları olarak içime akıtıyor. Nasıl da beyaz bulutlar! Bana el sallıyorlar sanki. Tıpkı senin gibi uzak bir boşluktan içimi dolduruyor. Ben ise el sallama konusunda tereddüt yaşıyorum geceden kalma intihar hüzünlerimden dolayı. Oysa el sallasam size, hayal etsem, umutlansam güzelleşecek kadar basit hayat belki de.

O kadar güzelsin ki içimde. Sadece seni düşünüyorum. Çok uzaklarda bir yerdesin ve bana el sallayan mutlu beyaz bulutlar kadar güzelsin. Sen, hiç tanımadığım, daha önce görmediğim hatta nasıl bir gizem olduğuna dair en ufak fikrimin olmadığı hayat dolu güzel bir sırsın, hep aradığım ama bugüne dek bulamadığım yaşama sevincinin izlerini taşıyan.

Şimdi izlerini arıyorum şehirde. Tam olarak ne aradığımı da bilemeden şehirde dolaşıyorum amaçsızca ve nereye gideceğimi de kestiremeden. Daha önce hiç girmediğm sokaklardan, mahallelerden geçerek arıyorum hayatımda kaybolan gizemin, sırrın izlerini.

Uzun uzun yürüyorum, pis sokaklardan geçiyorum, eğri büğrü ve dar yolları olan mahallelerden, duvarları sıvasız pencereleri demirli evlerin önünden, portakal ağaçları ile dolu alçak duvarlı bahçelerin gölgelerinden yürüyorum, perdesi sıyrılmış ev içlerinde başörtülü kadınlar, askılı elbise giymiş kızlar dolaşıyor, evinin önündeki sokağı süpüren on yaşlarındaki esmer bir kız çocuğuna; "kolay gelsin" diyorum, o da; "sağ ol amca" diyor ve arkamdan bana bakıyor.

Yorulunca herhangi bir duvara ya da bir elektrik direğine yaslanıp insanların yüzlerine bakıyorum. Gözlerinin içine, ellerini sallama şekillerine, yürüyüşlerine, üzerlerine ne giydiklerine, konuşmalarına, gülmelerine... Çoğu görmezden geliyor beni, bir çoğu da umursamadan yoluna devam ediyor, kimisi de bakışlarımdan tedirgin oluyor. En çok çocuklarla anlaşıyoruz göze bakma oyununda; onlar benim gibi değil de daha çok meraktan ve öğrenme isteğinden gözlerime bakıyorlar. Bir de ihtiyarların çoğu selam veriyor gözlerine bakınca.

Ayaklarım beni sürekli gittiğim bir yere götürüyor sonunda. Demirden ve üç ayak üzerine inşaa edilmiş uzunca bir köprü burası. Bir tren köprüsü, altından bir yol ve nehir geçen. Köprünün başındaki "Köprüden geçmek yasaktır!" levhasının yanından yürüyerek köprüde ilerliyorum. Aşağıdaki yoldan arabalar geçiyor. Durup bakıyorum. Arabalara, içindeki insanlara, hırsla gaza basışlarına bakıyorum. Çoğu beni görmüyor yine. Kimisi de görüyor ve orda olmamam gerektiğini bildiğinden tuhaf bir acıma ve merakla bana bakıyor bir an ve geçip gidiyor bir daha asla görüşmeyeceğimiz bir varış noktasına doğru belki de. Hayat akıyor, insanlar hırsla benim bilmediğim ve anlamakta zorlandığım bir gizeme doğru sürüyorlar arabalarını.

Başım dönmeye başlıyor. O an sanki hayat benim için tersten akmaya başlıyor. Kendim için bir şeyler yapmak, kendim olmak, hatta nefes almak aptalca gelmeye başlıyor o an. Sürekli bunalımlar aramak, mutsuz olmaya çalışmak, hayatın anlamını düşünüp durmak yerine tüm bu hengameden kurtulmak fikri kafamda şekilleniyor tekrar o anda. Bunca yıl yaşadığım hayatın, kendimi öldürmemek için bir "ikna çabası" olduğuna inanmaya başlıyorum. Yavaşça, ölmek için kendimde bulamadığım cesaretin bana yaşattığı mutsuzluk karanlığı aydınlanmaya başlıyor. Uzaktaki beyaz bulutlar, hiç dokunamadığım kadınlar, umutlarla ve hayallerle bezeli gelecek ışıltılı güzel günlerin renkli dünyası çocuklar, ağaçlar ve sen benliğimden birer birer siliniyorsunuz.

Kendimi sürekli aşağılayan ve artık cevaplarını aramaktan vazgeçtiğim sorularla iyice öfkelenirken farkında olmadan köprüye akşam trenini beklemek için geldiğimin ayırdına varıyorum. Göğsümdeki öfkenin sızısı mideme ve kasıklarıma iniyor. İşte trenin uğultusu uzaktan duyulmaya başlıyor. Yaşamla ölüm arasındaki incecik demir çizgiye üç adım mesafede lincimi bekliyorum. Aklımda olan tek düşünce az sonra yapacağım şeyin ne kadar saçma ve aptalca olduğu. Fakat kendimi suçlamadan geçirdiğim tek günümün olmaması işimi kolaylaştırıyor. En çok Oblomov yerine Raskolnikov olamadığım için üzülüyorum o an sanırım.

Tren gürültüyle yaklaşıyor. "Ölürken bile geride kalanları neden düşünmeden edemiyorum?" diye son bir soru soruyorum kendime. Ömürlerinin sonuna kadar intiharımın acısıyla kendisini zehirleyecek olan hasbelkader insanlara bu acıyı çektirmeye hakkım olmadığı şüphesi mi yoksa korkaklığım mı ya da ikisi birden mi bilmiyorum ama üç adımla bağlanıyorum tekrar kendi esaretime.

Tren dokunulamayan bir hayat gibi büyük bir gürültüyle ve yeri sarsan rüzgarıyla önümden geçiyor. Öylece kıpırtısız bakıyorum. Lokomotifin peşisıra gelen yolcu vagonlarındaki insanları görüyorum. Trenin en son vagonunda vücudunun üst tarafını, başını ve ellerini dışarı sarkıtmış, buğday tenli, uzun saçları rüzgarda uçuşan güzel bir kız yaklaşıyor bana doğru sanki ağır çekim olarak. Beni görüyor o da. Aniden el sallamaya başlıyorum kıza. İki saniye kadar şaşırıp, düşünüp, karar vermeye çalışıyor. O iki saniye bana çok uzun bir süre gibi geliyor. O anda ya yüzü aydınlanıp o da bana el sallayacak ve umutlarımı tazeleyip günaşırı intihar düşlerime bir son verecek ya da yüzünü çevirip beni sefaletimle başbaşa bırakıp çekip gidecek.

O kısacık an belki de beni hayata bağlayacaktı gelecekte, çok iyi anlamıştım bunu. İki saniye sonra kızın yüzü uzak mutlu bulutlar gibi gülümsedi ve öyle güzel el salladı ki bana, öyle içtendi ki, öylesine kendi oldu ki, öylesine karşılıksız ve beklentisiz saf bir sevgi vardı ki ellerinde, öylesine hayata sarıldı ki bana el sallarken, beni de ardından sürükledi yaşamak için. Tren gözden kaybolurken ellerimle gözyaşlarımı sildim gülümseyerek, sanırım hayat güzeldi.

2 Eylül 2009 Çarşamba

SINIRSIZ BARIŞ ATLASI

I

Henüz adı koyulmamış
bir sevgi doğuracaksın
içinden,
Kimliklere değil
kalplere yazılacak ismi
ve
hep birlikte
iyileşecek
hastalıklı coğrafyamızdaki
krater göllerimiz...

II

Adını öğrendiğinde
senden doğan sevgi,
içinde yemek pişirilen
fakir katarları
Erbil'e,
içli şarkılar söylenen
cinayet katarları
Yerevan'a,
kırmızı şarap içilen
kadın katarları
Londra'ya,
zeytin tadında
kan kokan
barış katarları
İskandinavya'ya
varacak.

III

Ezberlendiğinde;
büyüttüğün çocuğun ve sevgin
kuşlarla anılacak adı,
bir ülkeden
bir ülkeye
gitmek için
olmayacak hiçbir katara ihtiyacı.

IV

Tarihin sayfalarını
beyazlaştırdığında
içinde yaşattığın
sevginin adı;
sevdanın sözlerini
yazacak güneş diye
sınırsız barış atlasına,
gökyüzüne,
ülkesinin yeşiline,
dünyasına
ve annesinin ellerine
barış diye...