22 Ağustos 2009 Cumartesi

Rüya

Nerede ise otuz yıl öncesi idi. Yaz aylarında mahallemizin parke taşlı yollarında çıplak ayakla dolaşmayı çok severdim. Yollarda ve mahalle aralarında ki küçük su birikintilerine öğlenin en sıcak saatlerinde ayaklarımla basarak günün en sıcak anını anlamaya çalıştığımı hatırlıyorum.

Mahallemizde ki küçük bakkalımızı çok iyi hatırlıyorum. Büyülü bir ülkenin gizemli bir yeri olduğunu çocuk aklımla düşündüğüm bakkalın aslında derme çatma sefil bir yer olduğunu çok sonra anladım. Benim için bir sihir yeri idi o bakkal. Sadece en sevdiğimiz gofretleri, çikolataları ve oyuncakları sattığı için değil bir yanılsamadan dolayı da bir sihri vardı bakkalımızın: O zamanlar bakkallar lop yumurta da satarlardı. Sihirli bakkalımızın lop yumurta yaptığı ana tesadüfen şahit olmuştum çocukken. Büyükçe bir tencerede fokur fokur kaynayan suya renkli bir toz atmış ve tencerenin içinde yumurtalar belirivermişti. Uzun yıllar bakkalımızın tencerede kaynayan yumurta dolu suyu kırmızı kumaş boyası ile karıştırıp lop yumurtaları diğerlerinden ayırt ettiğine değil onun bir sihirbaz olduğuna inandım.

Çocukluğumun bir sihri bir büyüsü vardı. Nasıl da inanırdım olur olmaz herşeye: Babamın aldığı Milli Piyango biletlerinin cebinde paraya dönüştüğüne, arabaların içinde onları hareket ettiren beygirler olduğuna, sadece erkeklerin aşık olabildiğine, elektirikli ızgarayı fişe takıp akkor haline gelen tellere, elime aldığım kebap şişi ile vurduğumda her defasında koluma sertçe bir darbe indiği için elektiriğin içinde cinler yaşadığına, ikibin yılında yani yirmi yedi yaşında ailesi olan bir adam olacağıma, uzaya atılan füzelerin aslında birer camii minaresi olarak yapıldığına safça (salakça daha doğru kelime sanrım) inanırdım.

Elime henüz hesabını yapamadığım metal paralar geçer geçmez koşarak sihirbaz bakkalımıza koşar bir lop yumurta alır ve yiyerek bakkalın arkasındaki ormana dalardım. Burası bir portakal ormanı idi aslında kocaman bir bahçeydi yani portakallar, limonlar, mandalinalar ve greyfutlarla dolu bir "hazine" ormanı. Ormanımda tırmanmadığım elimi ayağımı çizmeyen pek az ağaç kaldığını bir de iki üç tane tavuktan oluşan haremiyle kocaman bir horozun beni ölesiye kovaladığını çok iyi hatırlıyorum.

Hâlâ aynı mahallede yaşadığım ve sihirli bakkalın ormanımın halini şimdi her gün gördüğüm için bazan hayıflanır o günleri özlerim. Artık otuzbeşinde inandığı çok az şey kalan bir insan olarak benim için hayat gizemini büyüsünü neredeyse tamamen kaybetti.

Canım Belgin'im, her türlü değişime ve yeniliğe kapattığım yanım ya da her yanım beni mutsuzluğun değişik renklerine batırıp çıkardıkça kendime duyduğum öfkenin ve nefretin boyutlarını büyüttükçe kadınlara olan saygım, sevgim giderek büyüyor. Çünkü tıpkı çocukluğumun saf ve her şeye inanabilen yanı gibi soyut bir rüya, hatıra halini alıyor kadınlar. Artık tüm hayatım "onlara" bağlı belki de çoğu zaman farkında olmasam da. Ne zaman çocukluğumu hatırlatan yaşlı bir ağaç görsem ya da başka bir obje ne zaman ender de olsa bir haz yaşasam aklıma ilk gelen şey kadınlar çünkü.

Artık sadece katı gerçeklikten kopabildiğim sığınabildiğim karanlık ve dar alanlar beni sadece 'biraz' mutlu kılıyor. Bu dar alanlar ise güzel bir roman ya da çok ender olarak gördükten sonra hemen unutmadığım rüyalar oluyor.

Pek çok insan gibi rüyalarımı uyandıktan sonra hemen unuturum. Ama bazı rüyalarımı aradan uzun yıllar geçsede asla unutamam. Gece gördüğüm harika bir rüyaydı bu kez. Uyanınca bu rüyanın hafızama bir ömür boyu kazınacağını ve asla unutmayacağımı hemen anladım.

Çocukluğuma dönmüştüm rüyamda. Usta bir yönetmen sanki hiç bir masraftan kaçınmayarak o yılların görüntüsünü birebir yansıtmıştı rüyamda, rüya ile gerçeğin arasında ki o ince çizgide geziniyordum adeta.

Portakal ormanındaydım. Çıplak ayaklarımın altındaki kadifemsi siyaha çalan bordo toprağı hissediyordum. Büyük kocaman bahçedeki portakal çiçeklerinin, Adamantane Antheus çiçeğinin, kokusu tüm benliğimi saryor, hafif esen rüzgar sanki uzaklardan okyanusun iyotlu zerreciklerini bana taşıyordu.

Tıpkı çocukluğumdaki gibi ben kendimdim artık her türlü maskeden, taklitten, hipnozdan, korkudan, endişeden ve sorumluluktan uzaktım. Olmak istediğim insan, hayatta önemli olanın mutlu olmak olduğunun bilincine ve yetkinliğine inanmış, yaşamdan zevk alan mizahın pırıltılarını taşıyan cesur bir kaçkındım sanki rüyamda.

Ve kocaman bahçemin tam ortasında bir bina vardı. Camdan uzun ve büyük bir bina. Kristalimsi bir şeffaflıkta büyük cumbalı balkonları olan hayatımda gördüğüm en güzel binaydı bu.

Binanın en altında zeminindeydim. Hayranlıkla izliyordum bu güzel binayı. Sonra başımı kaldırıp yukarıya baktım. Balkonda bir kadın vardı. Saçları altın sarısıydı. Yüzü ay gibi parlaktı. Ancak bir rüya kadar güzel ama bir o kadar da gerçekti. Bana gülümsüyor, bembeyaz bir elbise, uzun beyaz bir etek ile dans ediyordu. Dans ederken etekleri açılıyor ve bir çocuk gibi meraklı bakışlarla güzel bacaklarını, bedenini, hikayemi seyrediyordum.

Yanına çağırıyordu beni. "Gelsene ne duruyorsun?" diyordu. "Hayallerini ertelemekten bıkmadın mı?" diyordu, ne güzeldi o kadın ve hayali. Gitmem gereken bir sürü yerin, olmam gereken bir sürü insanın, 'tereddütünü' üzerime saldığı gülücüklerle dağıtıyordu. Yükselmem için o güzel kadının yanında olmamın gerektiğini anladım ve yanına gittim ve öptüm onu rüyamda. Mutlu oldum...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder