8 Kasım 2010 Pazartesi

SIKINTI

sohbet konusu bulunamayan sıkıntılı sohbetler sinmiş sanki çay bardağıma. ne içtiğim çayın tadı var ne çaylar eski tadında. her gece ki sıkıntılarımı çekiyorum işte yine diş etime batan bir kürdan sivriliğiinde. kanımı emiyorum dişlerimden sızan. ağzımdaki kan tadı garip. başkasının kanının tadını biliyor olsam garip olmazdı belki de. hafif tuzlu ve kekremsi kan tadı.

bir taş buldum geçen hafta sonu bisikletimle çıktığım uzun bir yolculuktan sonra. izbe bir tarlaydı taşı bulduğum yer. kalbe benziyor şekli. daha çok kirli bir taşa benziyor ama. temizledim masamın ucunda duruyor şimdi. apo oturunca masaya geçen gün aldı eline baktı şöyle, bir şey söylemeye gerek duymadan geri koydu yerine. bir taşa anlam yüklemeye çalışan yalnızlığıma kızıyorum bazen. öyle hissizim ki şu an. yaşam sandığım biyolojik hareketlilik bile oyalayamıyor beni. aç bırakıyorum kendimi saatlerce. sonra en sevdiğim yemeği yapıyorum kendime. gözlerim hep solgun, parlamıyor hiç. sadece karnım doyuyor. tadı yok soslu makarnanın. hayata dair sevinçler birer birer anlamını yitiriyor sanki. su içiyorum bol bol. su güzel. su iyi. seviyorum su içmeyi.
kardeşimin kızı oldu. ona şekerli su içiriyorlardı geçen gün. ne kadar küçük bir burnu vardı inanamadım. bir zamanlar bir tavuk çiftliğimiz vardı. civcivler henüz geldiğinde bir hafta boyunca şekerli su verirdik. civcivler her gün ölürdü. çizelgeye ölü civciv sayılarını yazardım. sıkılırdım sayılardan ölen civcivlerin. oysa öldürmek içindi her şey onları.

intihar için ikna etmeye çalışıyorum kendimi bu aralar eskisinden daha çok. başka yol yok aslında farkındayım. bir şeyi bekliyorum ama. bir şey eksik ölmek için. onu arıyorum. bir felaketin sarkaçlarını kuruyorum içimde usul usul. ellerim üşüyor. ayaklarım ağrıyor. saçlarımın uzamasını istemiyorum. sakalım kızıl saçlarım siyah. saçlarım beni huzursuz ediyor. parmaklarım ne kadar da zavallı. çok güzeller oysa parmaklarım. güzel oldukları için daha da zavallılar. ama ben zavallıyım siz de zavallısınız. hafif kamburumla yürümeyi bırakamıyorum bir türlü.

bugün yine akşama doğru artık sıtkım sıyrılırken sıkıntıdan çıktım dışarı. bisikletim de ben de nereye gideceğimizi bilemeden. çok az şey düşünerek bastım pedallara. köhne mahallelerde buldum yine kendimi. kısa saçlı bir kızla göz göze geldik. minicik bir kız çocuğunun kocaman gözleri vardı. o kadar parlaktı ki gözleri. onun yaşayacak olmasına üzüldüm. hemzemin bir geçit vardı sonra. bir tren geliyordu. durdum ve indim bisikletimden. bir trenin önüne atlamak alternatiflerim arasında. bekledim geçmesini. en arka vagonda beyaz kazaklı bir kız ellerini pencereye dayamış dışarı bakıyordu hülyalı hülyalı. esmer uzun saçları alıyordu rüzgarı. kalabalığı izliyordu. kendini göremeyen dışını izliyordu içiyle. hayata bakıyordu işte görünen, bilinen, varsayılan, bizi kuşatan, hapsolduğumuz çevrenin enerjisini tarıyordu gözleri. bir an görüş açılarımız kesişti. el salladım ona. yüzümde mutlu bir gülümsemeyle, tüm vücudumla, her şeyimle el salladım o siyah saçlı kıza, trenin önüne atlar gibi el salladım, geçmişimin kanayan mutsuzluklarını silme şansını yakalamış gibi el salladım, kendi yalnızlığıma el sallar gibi el salladım, kocaman bir boşluğu doldurur gibi el salladım, uzanıp kendime şefkatle dokunur gibi el salladım, bir kadını mutlu edebilecekmiş gibi el salaldım... bir an tereddüt etti. o tereddütte beni tanımadığını aslında anladı, hatta asla tanıyamayacağını da anladı, asla karşılaşmayacaktık biz onu da anladı, yalnızlığı anladı, hayatın sefilliğini de anladı, çaresizliği de anladı, gözyaşlarımı da anladı. ve o da el salladı bana. siyah saçlı kızdı, uzundu saçları, beyaz bir kazağı vardı üzerinde. cumartesiydi günlerden, saat dört buçuk falandı, el salladı bana siyah saçlı kız. gözden kaybolana kadar tren el salladım ben de ona. hafifiçe vücudunu dışarı çıkarıp son bir kez baktı bana. bu kadardı işte mutluluk: tanımadığım uzun siyah saçlı bir kızla birlikte gülebilmekti hızla giden bir trenin penceresinden hayata nanik yaparak ve hüznün izlerini bir anlık da olsa silerek.

bir tren vagonun en arkasında tesadüfen bulduğum bir incinmeydi işte giden yine. bir andı her şey. hayat bir an, ölüm bir an, doğmak bir an, sevgi bir an, mutluluk bir an... o anı uzatabilmekti asıl hüner. ve ben hiç de hünerli sayılmazdım. sonra eve döndüm tekrar. evi özlüyorum bisikletle çok uzun dolaşınca. daha doğrusu yorulunca dönmek istiyorum. evdeyken de çıkmak dışarı. bir kadını öperken gözlerimi açıyorum hep, sevişirken erkekliğimi unutuyorum, birlikte olmak istediğim insanların yanında artık bitsin diyorum sıkılıyorum her şeyden. bir taş buldum kalbe benzeyen. parmaklarıma yakışıyor bu kalp sadece. ölgün kalbimden daha güzel. yazamıyorum, okuyamıyorum, sevemiyorum, sıkılamıyorum bile. artık bir son vermeliyim tüm bu saçmalıklara.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder