30 Kasım 2010 Salı

ORMAN VE AŞK

Büyüyen gözbebeklerinden irkildiğini duyumsadı. O ilkel, hayatta kalma güdüsüyle kanına pompalanan korku kimyasalları kalp atışlarını hızlandırmış, gözlerini fal taşı gibi açarak ilerliyordu okaliptus ormanının karanlık patikasında. Karanlık ve sessizliğin kent hayatına yabancı doğası korkusunu tetiklemişti, tüm vücudunu döndürmeden arkasını kolaçan etti. Kimsecikler yoktu. Kendinden, korkusundan, karanlıktan ve ormandan utandı. Sakinleşti biraz. Ayakları ile görmeye çalışan yumuşak adımlarla yürümeye devam etti. O da herkes kadar korkuyordu ölümden, ölümün akıllarda yer eden karanlık doğası, şimdi bu çıplak karanlıkta aklına salıncak kurmuş otofajist hayallarini tetikliyordu.

Ormanın dar patikasında yapayalnızdı. Sonbaharın erken çöken akşamları ipini yaklaşan geceye uzatıyordu yavaş yavaş. Şimdi insanlar evlerinde akşam yemeklerini çoktan yemiş, ince belli bardaklarında çaylarını içerek televizyon ve çocukları ile yaşadıklarını sanıyorlardı muhtemelen. Yürüyordu durmadan. Sessiz ve yavaşca. Ayaklarının altındaki kuru yaprak ve dalların çıtırtısındaki mekanik olmayan doğal sesteki huzuru hissedebiliyordu. Burada, bu karanlık ormanda, akşamın ilerleyen saatlerinde çoğu insanın tekinsiz bulacağı buradaydı ve kendini yabancı hissetmiyordu hiçbir şeye. Orada ormanın ortasında durdu. Sessizliği dinledi. Karanlığın ve ormanın tenine değen nemli dokunuşunu hissetti. Ense kökündeki ve sırtındaki tüylerin diken diken olduğunu hissetti. Etrafındaki kalın gövdeli okaliptusların gece daha çok yayılan rahiyasını genzine çekti ve belli belirsiz bir şehvetin sıcaklığı gövdesine yayıldı.

Genç ve başbaşa kalmak için bir yere gidecek imkanı olmayan fakir sevgililerin burada aşklarından utanarak sarılıp öpüştüklerini biliyordu. Ne zaman böyle sevgilileri burada öpüşürken görse garip bir acıma duygusu ile bir türlü anlam veremediği yaşama sevinçlerini kıskanırdı biraz. Oysa şimdi bu orman ve altındaki toprak, ormandaki kalın gövdeli kocaman okaliptuslar ve üzerindeki gökyüzü, kuru dalar ve yapraklar, karanlık ve sessizlik, yalnızlık ve kimsesizlik düpedüz bir aşk gibi göründü gözlerine. Güzel bir kadını sever gibi sarıyordu şimdi onu orman. İçinde hayata karşı beliren korku ve tedirginliğin ormanın karanlık sessizliğinde yok olduğunu görmek onu rahatlattı ve iyice gevşetti. Kent hayatının ve stresinin bastırdığı cinselliği ormana duyduğu aşkla belirginleşmişti şimdi.

Şakakları vuruyor, şehvet damarlarında hızla yol alıyordu. Doğanın ona verdiği hazlar kalbinin kapılarını şefkatle gümbürdetiyordu. Bir kadına ihtiyacı yoktu sevişmek için ya da başka birinin bedenine. Ormandaki tüm yalnızlığıyla karanlık toprağa boylu boyunca uzandı. Sık ağaçların kapattığı gökyüzündeki bir boşluktan yıldızları belli belirsiz görürken, göğsünü, bacaklarını ve kasıklarını okşamaya başladı. İçindeki heyecan dalgası yavaş yavaş tüm bedenini ele geçiriyordu. Orada öylece toprağa ve kuru yaprakların üzerine uzanmış kendiyle sevişirken yadırganacak hiçbir şey yapmadığını hissediyordu. Şehveti ve tahakkümü hayatlarının merkezine alıp evlilik, iş hayatı, aşk hayatı, kurallar, yasalar, egolar ve modernlik yalanları ile birbirini kıran, sindiren, örseleyen, öldüren, yok sayan insanların davranışlarıydı asıl yadırganacak olan belki de.

Kasıklarını ve erkekliğini ovuşturan parmakları ile o an doğaya ait masum bir aşktı sadece. Hiç kimsesi yoktu ama her şeydi bacaklarının arasındaki kasılmalar başlarken. Ne koruması gereken sınırları vardı ne de bir ağacı aldatabilirdi ormanın bir parçasıyken. Kaslarının hayvanlara özenen güzelliği ile orgazm olurken ormanın sessizliğini mutlulukla bozdu.

30KAS'10

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder