8 Kasım 2010 Pazartesi

TUĞLALAR

geçen bir yıldı. kapı çaldı. artık kapı çaldığında "yine ne var!" nidası yükseliyorsa hafif kızgınlıkla içinizden, yaşınız biraz ilerlemiş demektir. eskiden böyle miydi ya, "kim geldi acaba?" diye içimden geçirir merakıma karışan bir heyecan, yaşama sevinci denen o muğlak dürtüyü tetiklerdi. evde kimse yoktu. açtım kapıyı. gelen veysel'di. süklüm püklüm bir hali vardı. "selamün aleyküm" dedi, selamını aldım. biraz daha ezildi büzüldü ve lokmayı ağzından çıkarıverdi: "fazıl seni karakoldan çağırıyorlar, bu akşam orada olacakmışsın." dedi. nedenini sordum. anlattı. inanmadım. gayet ciddiydi...

veysel duvar işçisiydi. benden on yaş büyüktü. kısa boylu, yanık yüzlü, konuşurken sürekli gülen, her insanın sevebileceği kadar sevimli ve dost canlısı insanlardandı. yürüyüşü özellikle ilginçti; sanki yürürken bir şeyler anlatırdı vücut dili, sarsak ve biraz da paytak bir yürüyüşü vardı. onun sevimliliğine ve içtenliğine uyan bir yürüyüştü bu sanki. yazın üniversite tatilinde biraz harçlık için birlikte çalışmıştık veysel ile bir fabrikanın inşaasında. dayımın işçisiydi. dayım da bir yapı taşeronuydu. o fabrika işinde çalışırken başka işçilerde vardı ama en çok veysel'le dost olmuştuk. içten ve pazarlıksız insanları severdim. hayatı boyunca duvar örmüştü veysel. çoğu zaman işsiz kahvede beklerdi gerçi. evliydi. iki kızı vardı. nasıl evlendiğini anlattı bir gün neşeyle. diğer işçi arkadaşları "sen evlenemezsin kimseyle!" diye dalga geçmeye başlamışlar veysel'le, "bu yaşa geldin kadın görmedin, soyun kuruyacak, senden adam olmaz yoksa sen öyle misin" gibi gayet rezilce konuşmalardan bıkmış ve ağırına gitmiş biraz da. hayatı sorgulayan bir tipten çok günü birlik yaşayan bir yalnızdı veysel. "otuz sekiz yaşıma gelmiştim ben de evlendim, biraz inat, biraz da gerekliydi artık" diye anlatmıştı evlilik macerasını. o da herkes gibi pişmandı evlendiğine ve duymaktan bıktığım "artık ne yaparsam çocuklarım için yapacağım" geyiğini tekrarlardı. severdim veysel'i. kalıbından beklenmeyecek kadar güçlü ve dirençliydi, sanırım hayatı boyunca ağır işlerde çalışan insanlara has bir özellikti bu. akşam iş çıkışı (bulabildiği işlerden sonra tabii) bir parka gider yarım litrelik pet şişesinin içindeki boğma rakısını leblebisine ve sigarasına katık eder demlenirdi her gün. "ne yapayım evde içirmiyorlar, burada rahatlıyorum en azından yoksa hayat hiç çekilmez be!" derdi. hayatı boyunca yalnız olan insanlardandı o da aslında benim gibi. bir ailesi vardı ama buz gibi bir yalnızlık sırtında bir ürperti gibi dolaşıyordu devamlı. sorumluluğun verdiği yük de cabası.

karakola gittim akşam olunca. midem bulanıyordu. içimde heyecan ve merak korkuya galebe çalıyordu. orta boylu bir polis içeri aldı beni. içeride yetmişli yaşlarında fakat çok daha önceden yaşlanmış bir kadın oğluyla birliklte oturuyordu. yaşlı kadının oğluyla göz göze geldik. evet oydu. yüzü tıraşsızdı, saçları kırlaşmıştı ve yaşlanmıştı epey. tanıdım hemen. o yüzü, o gözleri unutmam imkansızdı. ensemde ve sırtımda soğuk bir ürperti dolaştı. karakolun komiseri olduğu yüzündeki ciddilikten hemen anlaşılan bir polis, yaşlı kadın, yaşlı kadının oğlu, ve birkaç polis daha bana bakıyordu. oturmam söylenmemişti ama oturdum duvarın dibindeki kahverengi mobilyaya. "sana oturmanı kim söyledi, sen çık dışarıda bekle ben şikayetçi tarafla konuşacağım." dedi polis, üstten ve otoriter bir ses tonuyla. bir suçlu muamelesi görmüş aşağılandığımı hissetmiştim o an. hiçbir şey söylemedim. çıktım...

sanırım iki gün önceydi, veysel gelmişti ve "yarın bir işim var gelip yardım eder misin?" demişti. karısı ile oturdukları ev, kayınbabasının eviydi ve terasa iki odalı küçük bir ev yapmak için karar almışlardı. sanırım karısının kardeşi yurtdışında çalışıyordu ve adana'ya dönecekti. ve evden çıkması lazımdı. basit bir ev yapmak istiyordu. duvarları kendi örecek, yavaş yavaş yapacaktı evi. işte yarın tuğlalar gelecekti. onları taşımak için çağırıyordu beni. gittim tabii ertesi gün hemen. üç katlı bir evdi. üçüncü katın terasına çıkaracağım tuğlalar binanın girişindeydi hemen. veysel yoktu. bir işi çıkmıştı sanırım ama gelecekti karısının söylediğine göre. karısının akli dengesi bozuktu biraz. esmer ve kiloluydu. çok hızlı konuşuyordu ve konuşmasında yalvaran bir hava vardı rahatsız eden. ailenin evlenemeyen kızıydı ve veysel onunla evlenmişti işte. onun evinde bir sığıntı gibi yaşıyordu neredeyse. ve ilk fırsatta evden çıkarılıyordu. iki kızı da oradaydı. saçları birbirine karışmış çekik gözlü iki minik kız meraklı gözlerle bakıyordu bana. onlara gülümsedim. bu çocuklar için taşırım diye geçirdim içimden tüm tuğlaları. veysel akşama kadar gelmedi. ve tek başıma tüm tuğlaları terasa çıkardım. dar sokakları olan bir mahalleden eve döndüm işim bitince yorgun argın. işte o evin karşısındaki evde oturuyormuş meğer o yaşlı kadın ve oğlu. veysel'in komşularıymış. benim tuğlaları yukarı taşıdığım günün gecesinde. karşıdaki eve bir hırsız girmiş. ve yaşlı kadın sabah namaza kalktığı sırada hırsızla yüz yüze gelmiş. "uzun boylu ve zayıf"mış hırsız. yaşlı kadının parasını ve evdeki telefonları çalmış. "uzun boylu ve zayıf" olarak mı bir suçluya gerçekten benzetiliyordum yoksa akşama kadar tek başına çalışan bir "garibana" çamur atmanın kolaylığı mı bu aşağılayıcı duruma beni sokmuştu bilemiyorum.

polis içeri çağırdı beni. orada değildim pek. yaşlı kadının oğlundaydı aklım. ne zaman çok istediğim bir şey olsa, bir beklentim çarpıcı şekilde gerçekleşse ya da tam tersi sıradışı bir şey, korktuğum bir durum, geçmişimin soğuk izlerini görsem durgunlaşırdım, sinerdim, sessizleşirdim... zaten olay yeterince saçmaydı ve benimle pek bir ilgisi yoktu. gbt, veysel'in tanıklığı, yaşlı kadının çaresizliği ve şüphesi, sanırım benim bir hırsızdan beklenmeyecek kadar sessiz halim olayın absürdlüğünü çıplak hale getirdi ve "salıverildim". karakoldan birlikte çıktık yaşlı kadın ve oğluyla. yaşlı kadın hâlâ bana bakıyordu, oğlu kuru bir özür diledi ve beni tanımadı. hiçbir zaman da tanımayacaktı. benden özür dilerken bu şekilde suçlandığım için mi canım sıkındı yoksa onların çalınan eşyaları ve paraları için mi canım sıkılıyordu karar veremedim. tuhaf bir durumdu gerçekten. ortada pek kızacak şey yoktu sonuçta bu olaya dair. aşağılanmıştım elbette biraz, içeride polisin bana karşı tavırları iğrençti, yaşlı kadının beni teşhis etmek için tepeden tırnağa süzmesi iğrençlikten de öteydi. korkmuştum. yaşlı kadın kendinden emin olup biraz şüpheci davranmasa bir süre daha başım ağrıyabilirdi sonuçta. o karakolda olmak, uzun yıllar boyunca nefret ettiğim otoritenin ve şiddetin dili olmuş polisle böylesine bir olayı yaşamak da yeterince sinir bozucuydu. ama bunların yarattığı ruh hali yaşlı kadının oğluyla karşılaşmamın yanında tamamen tesirsiz kalıyordu. onunla göz göze geldiğim andan beri küçümsenmenin, aşağılanmanın, ezikliğin derecesi hiçbir iftira, suçlu gibi görünme ya da direk hüküm giyme ile karşılaştırılamazdı bile...

ilkokula gidiyordum. her şeyin hâlâ gizemli ve hayal mahsulu olduğu yıllardı. küçücüktüm. her şeye inanırdım o zamanlar. yaz aylarında mahallemizin parke taşlı yollarında çıplak ayakla dolaşmayı çok severdim. yollarda ve mahalle aralarında ki küçük su birikintilerine öğlenin en sıcak saatlerinde çıplak ayaklarımla basarak günün en sıcak anını anlamaya çalıştığımı hatırlıyorum. mahallemizde ki küçük bakkalımızı çok iyi hatırlıyorum. büyülü bir ülkenin gizemli bir yeri olduğunu çocuk aklımla düşündüğüm bakkalın aslında derme çatma sefil bir yer olduğunu çok sonra anladım. benim için bir sihir yeri idi o bakkal. sadece en sevdiğimiz gofretleri, çikolataları ve oyuncakları sattığı için değil bir yanılsamadan dolayı da bir sihri vardı bakkalımızın: o zamanlar bakkallar lop yumurta da satarlardı. sihirli bakkalımızın lop yumurta yaptığı ana tesadüfen şahit olmuştum çocukken. büyükçe bir tencerede fokur fokur kaynayan suya renkli bir toz atmış ve tencerenin içinde yumurtalar belirivermişti. uzun yıllar bakkalımızın tencerede kaynayan yumurta dolu suya kırmızı kumaş boyası dökerek lop yumurtaları diğerlerinden ayırt ettiğine değil onun bir sihirbaz olduğuna inandım. çocukluğumun bir sihri bir büyüsü vardı işte. nasıl da inanırdım olur olmaz her şeye: babamın aldığı milli piyango biletlerinin cebinde paraya dönüştüğüne, arabaların içinde onları hareket ettiren beygirler olduğuna, sadece erkeklerin aşık olabildiğine, elektirikli ızgarayı fişe takıp akkor haline gelen tellere, elime aldığım kebap şişi ile vurduğumda her defasında koluma sertçe bir darbe indiği için elektiriğin içinde cinler yaşadığına, ikibin yılında yani yirmi yedi yaşında ailesi olan bir adam olacağıma, uzaya atılan füzelerin aslında birer camii minaresi olarak yapıldığına inanırdım çocukken. elime henüz hesabını yapamadığım metal paralar geçer geçmez koşarak sihirbaz bakkalımıza koşar bir lop yumurta alır ve yiyerek bakkalın arkasındaki ormana dalardım. Burası bir portakal ormanı idi aslında kocaman bir bahçeydi yani portakallar, limonlar, mandalinalar ve greyfurtlarla dolu bir "hazine" ormanı. ormanımda tırmanmadığım elimi ayağımı çizmeyen pek az ağaç kaldığını bir de iki üç tane tavuktan oluşan haremiyle kocaman bir horozun beni ölesiye kovaladığını çok iyi hatırlıyorum. hâlâ aynı mahallede yaşadığım ve sihirli bakkalın ve ormanımın yerinde kocaman çirkin apartmanları görmek şimdi bile içimi burkar. bir de marangozhane vardı mahallemizde o zamanlar. şimdi o marangozhanenin yerinde bir cami var. sanırım her şeyimi orada kaybettim ben ilk olarak. o yaşlı kadının oğlunun gözlerini hiç unutmadım. o zamanlar ensemde nefes, sırtımda ağırlık, kalçalarımda bıçaktı o gözler çünkü. orada o caminin yerinde kaybettim çocukluğumu defalarca. artık gizemi, kokusu, rengi asla olmayacaktı belki de hayatın, sonradan anladım.

1 yorum: