21 Ekim 2009 Çarşamba

İyotkeş arsız

Değişen bir şey yoktu. Her zaman olan yine yaşanıyordu işte. Bir süre bekledi öylesine hiçbir şey yapmadan. Gözlerini dikiz aynasına dikti ve şoföre baktı uzun uzun gözgöze gelip para üstünü vermediğini hatırlamasını umarak. Bunu umud etmenin saçmalığını şoförün umarsamaz, kaba ve şiddete meyilli vücut dilinden anlıyordu anlamasına ama kendine ait olan parasını isteyememesinin sünepeleğini tam anlayamıyordu.

Kendini bildi bileli içinden paranın geçtiği her şeyde savsak bir beceriksizlikle karşısındaki kişilerin dolaylı ya da dolaysız gadrine uğrardı. Artık bunu kabullenmişti kabullenmesine ama şimdi gideceği yere varana kadar içini kemirecek olan bu can sıkıcı durumdan nasıl kurtulacağını tam olarak kestiremiyordu. İneceği durağa kadar "nasıl olsa bir şeyler yaparım" mazeretiyle zaman kazanıp elindeki sahaflardan aldığı eski bir edebiyat dergisini gelişigüzel açtı, kısa bir denemeye takıldı gözü ve okumaya başladı:

"Para üstü

Erken orta yaşlarında bir adam, gündüzün erken saatlerinde girdiği meyhaneden akşamın erken saatlerinde ayrıldı. Biraz da denizin kokusuyla sarhoş olmak ve günbatımının dişi ışıkları ile yalnızlığının dansına kadeh kaldırmak istiyordu. Beyoğlu'nun arka sokakalarının çapraşık simetrisi, sabırsızca denize gitmek isteyen çakırkeyif bir adam için İstanbul'un hüzün dolu esrik bir imzası değil hızla atlanması gereken bir engeldi sadece.

Adımlarını sıklaştırdı adam. Henüz karanlık çökmeden, sarhoşluğu geçmeden, sıkıntılı bir sıradanlığın emrine girmeden, sürekli denizciliğe küfredip denizden ayrı kalınca da her seferinde geri dönen "iyotkeş bir arsız" gibi istiyordu adam denizi. Tam köşeyi dönerken hızlı adımlarla akşam ezanından önce evde olmak için acele eden ana-kızın kız olanı ile vücut vücuda geliverdi. Kızın omzu hafifiçe göğsüne değmişti ve kız aniden durmasa kucaklaşacaklardı az kalsın.

Adamın ağzından soluk bir "afedersiniz", kızın gözlerinden parlak bir "önemli değil" dökülüverdi. Kız adamın geldiği yöne doğru annesinden biraz daha uzaklaşarak ve biraz daha sallanarak yürürken ardından bakan adama annesine çaktırmadan bakışında ve sol kaşının yukarıya doğru mutedil bir şekilde kalkışında adam; denizi gördü, güneşi gördü, İstanbul'u gördü, kayıp ilk gençliğini gördü... Geri döndü adam kızın ardından.

Şimdi bir yolunu bulup tanışmalıydı adam kızla. Kız da anlamıştı ya adamın niyetini merakla ve tebessümlü bakışlarla bekliyordu neler olacağını. Adam şaşkındı biraz hiç yapmamıştı bu tür şeyler ama kararlıydı da tanışacaktı, denize gidilen en kestirme yoldaydı belki de gülümseyen bir denizle sonlanacaktı yalnızlığı. Bir şeyler yapmalıydı.

Elini gömleğinin cebine attı ve bir kağıt çıkardı. Aceleyle bir şeyler yazdı başında "merhabalı", kanındaki alkolle teğelleyerek pusulasını pantolonunun cebine koyup kıza yanaştı. Yanındayken kızın adam çıkardı pantolonun cebinden pusulasını verdi bakmadan. Kız da aldı kağıdı hemen yeşillendi adam. Son bir bakışla ayrıldılar köşebaşından.

Adam şimdi evine gitmeliydi. Zaten denizdi şimdi. Belki de yoksul bir İstanbul akşamının yalnızlığında bir telefona sarılarak kurtulacaktı kimsesizliğinden adam. Evine gitmeden önce Taksim'de bir büfeden sigara almak için durdu adam. Aldı sigarasını ve cebindeki son parasını uzattı adam ki hâlâ çakırkeyifti. Büfeci şöyle bir baktı adama adam da ona. Adam bekliyordu parasının üstünü ama büfeci; "deniz arka tarafta amca" dedi uzattı geri adamın pusulasını:

'merhaba
denizi arıyordum
sizi buldum
bu da telefonum: ...'

Adamın hayalleri soyulmuştu. Gitti evine yalnızlığına sarılıp yattı."

Denemeyi okumayı bitirdiğinde ineceği yere gelmişti. Şoföre "romantik bir yerde inecek var" dedi. Şoför ilk kez gülümsedi. Deniz kokan İstanbul'a indi aklında en azından buruk hayalleri vardı ve bir paket de sigarası.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder