19 Eylül 2011 Pazartesi

MERDİVEN BOŞLUĞU OLMAYAN BİR APARTMANDA YAŞAMAYA BAŞLAYAN BİRİNİN ACILARI VE SARILDIĞI TEK ŞEY


Gecenin ilerleyen saatleriyle özdeşleşmiş buzdolabı motorunun tuhaf gürültülerini gündüz de duymaya başlamışsanız bu durum intihara daha da yaklaşmış olduğunuzun delili olabilir. Başka maddi ve maddi olmayan delillerimde var üstelik: Tüm mahalleyi sarmış ve hiç bitmeyen inşaat gürültüleri, çocukların oyun oynarken arsızca bağırtıları (ellerinde küçük mermer parçalarıyla daha küçük taşları ezip toz haline getirmek oyunu çok yaygın), satıcıların ruta bağlanmışcasına şaşmaz zaman aralıklarıyla sokaktan geçerken akortsuz megafonlarından çıkan robotlaşmış ve bir türlü kayıtsız kalamadığım homurtuları (çoğunun ne sattığını anlayamıyorum bu da ayrı bir acı nedeni), yukarı, aşağı ve yan dairelerden ara sıra gelen betonik tıkırtılar, yakınlardaki bir tuz madeninden geldiğini öğrendiğim hemen hemen her gün patlatılan dinamitlerle tüm mahalledeki binaların tekme yemişçesine sarsılması, bulunduğum odada özgürce ve mutlu şekilde uçan bir kara sineğin duyamasam da zihnimde yarattığım vızıltısı, kanıksadığımı sandığım için duyamadığım ama düşününce duymaya başladığım; nefesimin, yutkunmamın, kalp atışlarımın, kıpırtılarımın ve tüm bu seslerin aniden ve ortaklaşa kesildiği bir anda yalnızlığımı, sıkıntılarımı, acılarımı, korkularımı yüzüme çarpan kulaklarımda uğuldayan sessizliğin vınnlaması içine sıkıştığım, apartmanda, sokakta, mahallede, semtte, kentte, ülkede, dünyada, evrende ve hiçlikteki karamsarlığımı keyifsizce demliyor.

Kurguladığım güzel ya da saçma tüm hayaller, gerekli ya da gereksiz düşünceler, korkularımdan, yalnızlığımdan, acılarımdan, kaygılarımdan, umutlarımdan ve tüm insanlığa ait bu hislerden oluşan bilincimin oynadığı oyunlar, geçmişimin avadanlıkları, can sıkıcı ayrıntılar, belirsizce yaklaşan akşam saatlerinin merak uyandırmayan ama tahmin edilmesi hiç de zor olmayan küçük enstantaneleri büyük ve asıl gerçeğin gölgesinde fukaraca önemsizleşiyor: Sınırlı bir zamanda, sınırlı bir mekanda her şey yok olup bir hiçliğe dönüşecek ve bizler bundan çok daha kısa bir süre önce yok olacağız.

Yaşadığımız şu kısa süre içerisinde ve kalan hayatımızda çok az şey değişecek etrafımızda. Zaman da; tüm mutsuzluklarımızın etrafını koza gibi ören ve bizi ısıtan güzel bir dünya uğruna ipekböceği timsali diri diri haşlayan acımasız bir tiranlık sanki. Sonlu bir hayatın sonsuz bir hengamesinde süre giden ayrıntılarda durmadan birbirini baskılayan insanların bitmez para hırsları, değişmeyen ihtiyaçları, reklamlarla maniple edilmiş hayalleri, sadece seks peşinde koşan arzuları, şiddetle içiçe davranışları, umutsuzca çırpınmaları koca bir hiçliğin yanında ne anlama geliyor ki? Serin bir gecede ay ışığının aydınlattığı küçük dalgalı bir Akdeniz kıyısının ılımanlığıyla danseden çam ormanı kokularını velhasıl doğayı ve tüm masum hayvanları saymazsak.

Her şey; tekrarlardan, birbirine benzeyen ve durmadan icad edilip çoğalan eşyalardan, doğanın esaret altına alınarak yok edilmesinden oluşan akılsız, ruhsuz ve çabucak bozulmak üzere tasarlanmış taklitlerinden oluşan nesnelerden ve durmadan büyüyen bir kalabalığın tahakküm edici kaba hoyratlığından oluşuyor sanki. Ama en kötüsü ne biliyor musun: Kimseden farklı olmadığını anlayıp yaşamınla bunu tecrübe etmenin acizliği, birileri benim yolumdan çoktan geçti, hiç tanıyamayacağım birileri şu an geçiyor aynı acılarla ve benden sonra da geçecek birileri zaten. Ve ben hiç martılar gibi geceleri uçamayacağım...

Yeni yaşamaya başladığım apartmanın son katındayım. Hiçliğe yakınım irademin tek özgür seçeneği ölümü düşünürken. Ama bir merdiven boşluğu olmayacak kadar küçük her şey bu binada, gösterişsiz bir ölüm için uygun değil balkon ve Platt'a öykünemiyorum penceredeki havagazı menfezinden dolayı... Bir deniz kentindeyim şimdi, yıldızlardan, iyot kokusuna sarılmış ay ışığından, özgür ve başına buyruk kedilerden, köpek çetelerinden, masum hayvanlardan ve hayalini kurdum yeşilliklerden yoksun fayansların ruhsuz parlaklığında bir apartmana sıkışmış yaşıyorum ve tek umudum içimdeki maddi temelleri olmayan bir sevgi. Sevgilimle konuşurken kelimeleri kullanmamın gerekmediği, sevgimi göstermek için sözcüklere ihtiyacımın olmadığı, zamanın hapsediciliğini, her türlü ideolojiyi, otoriteyi, hiyerarşiyi, ortadan kaldırdığımız doğadan kopmamış bir dünyada yaşayabilmeyi hayal ediyorum sadece.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder