12 Temmuz 2011 Salı

MUTLU KENT

Her sabah güneş doğardı bu kentte. Mutlaka doğardı ama, hiç kimse göremese de! Bazan bulutların arasında, bazan sislerin gölgesinde, bazan karın yağmurun içinde doğar bu kent için hep gökyüzünde durur bir şeylerini verirdi bıkmadan usanmadan! Parlak güzel ışıklarını salar ışıtırdı şeffaf yeşil yaprakları, ısıtırdı tarhlardaki çiçekleri böcekleri...

Bu kentteki evlerin pencereleri kapanmazdı hiç, sürekli havalanırdı evler, evlerin odaları, salonları. Kapısı açıktı hep evlerin ve o kapıdan toz değil hırsız değil yenilenen bir yaşam girerdi... Ufuk çizgisi bir başkaydı bu kentin; ormanlara, denizlere, dağlara açılırdı mavinin en koyu tonundaki pürüzsüz gökyüzü.

Grileşirdi bazan mutlu kentin tavanı kurşunun en güzel anlamında yağmur olarak. Neşeyle, coşkuyla, istençle yağardı yağmur kente. Şeffaf ve soğuk yağmur taneleri çağlayanların kudretini, nehirlerin enerjisini, derelerin ıtır kokan mutluluğunu bağışlardı kente. Kentin yapraklarla bezeli tertemiz sokakları, evlerin önü, bahçeleri, terasları ve suskun kent meydanı yağmurlarla yıkanır, yıkanırdı...

Sonra yine açardı mutlu bir çiçek gibi, eski parlaklığına ve yaşam fışkıran neşesine yeni anlamlar katarak kentin grotesk manzaralarında. Güzel bir yıldız olduğunu ispata çalışıp durmadan kenti ısıtır ve aydınlatırken. Bu parlak ve aydınlık kentte yeşilin bütün tonları bir arada yaşar çiçekler, ağaçlar, sarmaşıklar yabani bir güzelliğin yeryüzüne gülümsemesi kadar doğurgan olur ve çoğalırdı. Kaldırım taşlarına sıçrayan ayrık otları, evlerin duvarlarına tırmanan sarmaşıklar, büyüyen ağaçların kökleriyle sardığı gölgeleriyle boğduğu evleriyle bu gizemli kent doğanın öz çocuğu kadar kendine benzerdi.

Hiçbir evinde çöp olmazdı bu kentin, gereksiz ve kullanılmayan eşyaları da keza... Yaşamak için yok etmenin ve tüketmenin gerekmediği bir kentti burası ve bu kentte hiç kimse kendine dayatılan hayallerle bir şeyler satın almazdı. Yarın yoktu bu kette, gelecek yoktu, geçmiş yoktu, faturalar yoktu, angarya işler yoktu, sömürü yoktu, tahakküm yoktu, geçim derdi yoktu, gurur yoktu, kibir yoktu, mülkiyet hırsı yoktu, her şey bastığı toprak kadar, aldığı hava kadar, içtiği su kadardı, yok olan ve ölen her şey bir başka formda yeniden doğar habitatın sonsuz ve tekrar tekrar doğan benzersiz bir renk cümbüşü olurdu.

Çam kokularının eşsiz rahiyası sevimli bir hayalet gibi girer çıkardı tek katlı ve kırmızı kiremitten çatılı evlere. Ve her gün güneş yeniden doğardı, doğmasa da bilinirdi o güzel aydınlıktan güneşin bu kenti mutlu ettiğini. Mutlu bir yerdi burası, doğanın hızla kendine aldığı, ormanlaşarak kent vasfını yitirmeye başlayan ve hiçbir insanın yaşamadığı...

7TEM'11İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder