13 Temmuz 2010 Salı

ÜÇ YIL

çok fena gidiyor her şey bu aralar onun için. evden çıkmaz oldu. ortak bir arkadaştan öğrendim. aradım ısrar ettim "gel" dedim. "açılırsın hem, konuşur dertleşir içeriz birlikte" dedim. geldi. gittik oturduk bir meyhaneye. adı geçit meyhanenin. yol ağzında bir yer. izbe ve olması gerektiği gibi kirli bir yer. orayı o da çok sever. sanırım bu aralar o da gidip içiyomuş eski sıklıkta. eskiden de hep giderdi oraya. orada gidip "aşık taklidi yapan adamları izlemeyi" seviyormuş.

geldi. yüzünde yarım bir gülümse, sarıldım ona. güçsüz ve biraz daha zayıf buldum kollarını. hırpalamış kendini belli. bir turgut uyar hüznüne her zaman saygı duyarım ama onunkisi düpedüz "yerel bir kendine acımasızlık".

içtik biraz. biralar gitti geldi. çok hızlı içiyor. düşünceli. eski arkadaşlardan, öncelermizden konuştuk isteksizce. asıl anlattırmak istediğim şeye girmek için biraz sabırlıca konuşuyorum, gevezelik ediyorum. üstüne sinen uyuşukluk hareketlerine yansımış. daha yavaş her şeyi.

anlatmaya başlıyor. geçen hafta başka bir şehire gittiğini söylüyor. oysa üniversiteden beri hiçbir yere gitmemişti. bir kadınla birlikte olmuş orada. dinliyorum sadece. korkakça ve kendine güvensizce ama, her kelimesine inanarak, bir daha yaşayarak, samimiyetle ve itiraf eder gibi konuşuyor. çoğu insanın sürekli yaşadığı şeyleri doğa üstü bir keşif gibi bana aktarmasının içindeki çocuksuluğu görüp yanına gittiği kadının adını söylerken gözlerindeki ışıltıyı farkedip arkadaşım için biraz daha içimde sevgi beliriyor.

her şeyi anlattı. en ufak ayrıntıları dahi vererek. ağladı. onu hiç ağlarken görmemiştim. anlatmanın getirdiği duygusallığa dayalı bir kendine acımanın sürüklediği ağlayış değildi onunki. öyle birden aniden ağlamaya başlıyordu. ilgisiz bir yerde dolmuşta arkadan bir yolcunun parasını şoföre uzattığında ve üstünü tekrar verirken yolcunun kuru bir teşekkür etmemesine bile ağlıyormuş ya da alışveriş merkezindeki kapılardan geçerken ardından gelen bir kız için kapıyı tuttuğunda o kızın duygusuzca geçip gitmesi yanından ağlatıyormuş onu.

çok iyi tanıyorum onu. söylediğim hiçbir şeyin onu teskin etmeyeceğini biliyorum. sadece içine atmasın, anlatsın ve rahatlasın diye oradayım. geniş laflar ediyorum. iyi gibi görünüyor konuştuktan sonra. rol yapıyor ama, tanıyorum onu ve seviyorum içindeki çocuksuluğu. üzülüyorum da. insanın en yakın arkadaşına olanlara müdahale edememesine.

ayrılıyoruz sarılıp ağlyor biraz daha. eve dönüyorum. arkadaşımı düşünerek. tanıyorum onu aklından geçenleri biliyorum. sevdiğiyle arasında aşılmaz bir duvar var aşk ve ilişki anlamında. o duvarı aşmaya ise gücü yok. oysa çok isterdi o duvarı aşmayı, aşmayı isteyip de bunu yapamamanın getirdiği duygular genelde bezginlik ve kendiden nefretini besliyor. korku ve tedirginlik tüm bedenine yayılıyor hatta zehirliyor onu yavaş yavaş. bu hep böyleydi aslında ama, şu dönemde iyice belirginleşiyor içinde olan biten genel uyumsuzluk hali. sanırım geleceğe yönelik bir belirsizlik de bunda yer ediyior.

çok mutsuz. hayatındaki en güzel anları yaşamış. birçok ilki tatmış. hiç unutamayacak bunları. fakat bunun tadını bile çıkaramıyor sahiplenmenin yarattığı ısırganlıktan. çok daha özgür olabilmeyi düşlüyor. duygusal ve her anlamda. belki de bu bir süreç geçecek bilemiyorum. asıl sorun ne o da kestiremiyor aslında. sevdiği kadın da onu seviyor belli. hiç tatmadığı, tanık olmadığı bir tür dokunmayı yaşadığı kesin kadının. bu yüzden bir sevgili gibi hissedememesini açıklıyor bu durum. bilemiyorum sonuçta farkli bir çevrenin insanları, babası üst düzey bir memur, ablası doktor kendisi de arkadaşımdan başka bir hayatı yaşıyor. olamayan bir şey var eksik bir şey. onu ikna edemeyeceğinin farkında çok sevmesine rağmen arkadaşım. kadında bunu anlamıştır zaten. biraz da sorumlu hissediyor belki arkadaşıma karşı kendini.

böyle olmamalıydı oysa. bu kadar kırılgan, hassas, hayata karşı yenik ve hüzünlü olmak hep önüne bir duvar ördü onun. gerçi çok da iyi bir insan kazanmış bence sonuçta ama, o kadının olmaması düşüncesi bir süre daha hırpalayacak sevgili arkadaşımı.

asıl sorunu sezebiliyorum tabii ki; asıl sorun kendisini sevemeyişimin içindeki anomaliler. bir türlü barışamadı kendisiyle. oysa yaşamın belirli kurallarını her ortalama salak kadar becerebilirdi. yapmadı. yapmak istemedi. bunun içinde yatan bir otofaji, bir pesimistlik, bir mazoşistlik bir kendimi becerme isteği yattı hep. hayattan kaçmakla, hayata gerektiği değerden fazlası yüklemekle ve onu yüksek bir tahta oturmakla pasifliğini, sinikliğini tutamaksızlığını dengelemeye çalıştı hep. hatta çok net söylüyorum bu kendine verdiği bir cezaydı, işkenceydi ya da kabul etmeli ki büyük bir aptallıktı. tabii böylesi hayata karşı hayal kırıklıklarının burada anlatamadığım daha başka nedenleri de var. çocukluktan gelen cinsel istismar, taciz ve şiddetin zaten kişiliğinden gelen duygusal güçsüzlüğüyle birleşmesi böylesi bir tek başına yürüyememe hali yaratıyor onda belki de bilemiyorum. sonuçta çevresinde olup biteni gören ve yaşamına dair karar almakta az çok bir şeyler yapabilme gücü varken sızlanıp durması umutlarını iyice köreltiyor.

o hep öyle, bir sığıntı yaşamı, yanaşma bir ruhu var. bir kadına hayatını hiç düşünmeden adayabilir. bir kişi olduğunu kabul etmek istemiyor. kırk yaşına kadar böyle yalnız kalması ve içinde bitmeyen acı sürerse intihar etmeyi planlıyormuş. üç yılı kaldı. hiç sanmam kendini öldürebilecek ceareti bulabileceğini ama, üç yılda kısa bir süre içindeki acıyı unutması için.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder