6 Temmuz 2010 Salı

KÖPRÜ

üşengeç bir yalnızlığı soluyorum yine. günün en sıcak saatlerin geçmesini beklerken. odamın kapalı perdelerinin ardından, gündüz bile açılmayan. eskiden pencereyi açardım biraz en azından hava alsın diye, şimdi açınca içeri dolan hava da sesler de çok yabancı geliyor. çocuk sesi yok fazla. bir kez mandolin sesi gelmişti penceremin ardından. gecenin çok ilerlememiş saatleriydi. birileri içiyordu sanırım ve mandolinle yarenlik ediyorlardı birbirlerine. bir kadından mı bahsettiler yoksa dünyanın zavallılığından mı emin değilim. biraz duyuyordum gerçi kırık dökük kelimeleri. birisi dinliyordu sadece hiç konuşmadan, diğeri de çalımlı konuşuyordu, mandolini hangisi çalıyordu bilmiyorum. mandolinin dostça tınısı karışıyordu geceye. sebebsiz içiyorlardı belki de, unutulup gidecek bir hayat için belki de, anı yaşayan bir direnişti orada etrafa yaydıkları sesler. çok da güzeldi. çıkıp onlarla konuşmak istemiştim en azından dinlemek biraz, öylece yüzlerine bakmak belki de görmek için gülümseyebildiğini seslerin. çıkmamaıştım ama, dinlemiştim sadece, sesler gidince de hayıflanmıştım biraz, o sesi özlediğimi hissettim bu sabah yataktan ıslak gözlerle kalkınca bir de senin sesini tabii. çok özlüyordum seni. sesini hele. ilk kez duyduğumda sesindeki rengi aydınlanamamıştım belki ama içtenliğini yansıtan vurguları hemen dikkatimi çekmişti sesinin. daha seni ilk kez gördüğümde konuşuyordun. kocaman bir sestin. sanki kulaklarıma değil kalbime dikte edilen bir sağır ultimatomdu sesindeki şefkat.

her akşam dışarı çıkıyorum şimdi. sürekli aynı yerde kalmak yenilmişlik duygumu azdırıyor. onulmaz yaralar açılmasından korkuyorum delik deşik umuduma. sadece yürüyorum sokaklarda. sessizce ve yavaşça. geleni geçeni gözlerimin kenarıyla süzerek sakince yürüyorum. hiçbir yere yetişmeye niyetim yok. bekleyenim yok. tanıdık sokaklardan ve caddelerden geçerken tuhaf bir vurdumduymazlık kaplıyor her bir yanımı. güzel kokular geliyor burnuma ara sıra aklımdaki seni düşününce. düşündüğüm seni aklıma getirince. düş ve akıl dansederken sana ağlıyor içimin kara kalpli talihsizliği.

güzel şeyler düşünmeye çalışıyorum nihayet, durmadan yürürken: bazan gürültülü bir coşku halindesindir. sevdiğin bir şehirde ya da merak ettiğin bir şehirde. bir kadınla yalnız. yapayalnızsındır. iki kişilik bir yalnızlıktan bahsediyorum. bir de kucaklaşmaktan. ömür boyu sürecek bir yalnızlığın kuşatmasındaki kucaklaşmaktan. bir şölende yahut geniş bir salonda karşıklı oturup sevgilinle birbirine gülümsemekten. karşılıklı huzurla susmak, kahvaltıya öpüşerek başlamak, kendine özgü öpüşme ritüelleri yaratmak, ağlamak kucaklaşırken. güzel şeyler düşünürken bile içinde büyüyen hüznü hissetmek. kendi idam kararını dinleyen bir mahkum gibi saymak gidiş saatinin eksilen saniyelerini, sevdiğin kadının kollarından. sonra başka bir şehirde açmak gözlerini ve iki kilşilik yalnızlığı özlemek durmadan. kalmak istemezsin tek başına artık. oysa bilirsin bir yanınla kimse sarılamayacak onun gibi, öpemeyecek asla "oohhh!" diyerek. bakamayacak içine, çocuklaşamayacak hiç kimse sana benzeyerek, ellerinin küçüklüğüne şaşıramayacaksın asla başka bir kadının, kimse gülemeyecek seninin yüzünle, konuşurken dinlemeyecek kimse karşısındakini kendini vererek bir daha. aniden susup gitmek zorunda olduğunu bilmenin acısı o kadının yanından ayrıldığında gerçeküstü bir acıya dönüşüverir işte o zaman. ama sen bunu ağır çekim bir film karesi gibi bir daha, bir daha, bir daha, yeni ve farklı senaryolarla yaşayıp durursun. tüm filmlerin sonu aynı biter ama, artık o yoktur. kokusunu duyamazsın artık, beyninden çıkmayan saçlarının rengi de yoktur artık. dilinde üst damağına da dokunamazsın onun. iğrenç bir matkap sesi çivisiyle birlikte dolanır durur kalbinin ortasında. "kirli kandan kurtçuklar" yer seni usul usul. gözlerinden akan yaşlar yüzünü serinletir sadece. başka hiçbir işe yaramaz. sonra yatarsın usulca yatağına. rüyanda ağladığını görürsün. uyanınca da ağlarsın. düşününce de ağlarsın. ağladığına ağlarsın. ağladığına ağladığın için ağlarsın...

tamam yeter! güzel şeyler düşünme yeter artık! kitapçıya giriyorum hemen her zaman uğradığım. kafamı dağıtacak bir şeyler arıyorum. şiir kitabı değil bu kez kısa hikayeler seçiyorum sevdiğim bir yazarın. bu hikayeler de hüzün dolu ama olsun. şiir değil en azından. o başka bir zamana ya da geçmişe delik açan şiirden bahsedilmesin lütfen bir süreliğine. yakın bir parkta oturuyorum kitapçıdan çıkarak. okuyorum. "dost" isimli bir hikaye var kitapta. kaba ve mutsuz bir kasabın ondan daha mutsuz karısı ile yakın zamanda karısını kaybetmiş eski bir arkadaşlaının arasında geçen. öylesine basit, öylesine içli ve dokunaklı. parkın solgun lambaları ışığında bitiyor hikaye. aynı solgun adımlarla eve dönüyorum. caddeler bomboş neredeyse. bu en sıcak mevsimde bu kentin bu lüks caddeleri hep boş. geçen yılda boştu. ama geçen yıl bu boşluk bu kadar zoruma gitmiyordu. o dokunaklı hikayeye değil bu boş caddeler gözlerimi yaşartıyor bu kez. içimdeki boşluğa özenen caddelerde görüyorum seni, gülüşünü. artık yoksun. şuh bir kadın kahkaha atıyor kaldırımda. imla hatası gibi buruşuyor yüzüm. uzaklardan bir yerlerden bir cümle geliyor aklıma: "hayat bir deha işi değil. çok sıradan hatta bir sürgün, bir köle düzeni. kurtuluşu ummak safdillik. intihar seçimi bu yüzden gerekli". ve sana verdiğim bir söz teselli ediyor karamsarlığımı "senin için mutlu olacağım..., içimi değil dışımı değiştireceğim..."

"mutluluğu aradığın sürece,
mutlu olacak kadar olgun değilsindir,
ve ulaşacak kadar her istediğine.
kayıplara yakındığın sürece
ve hedeflerin varsa durmadan yöneldiğin,
bilemezsin huzur nedir diye.
vazgeçersen şayet her arzudan,
ne hedef, ne de istek tanıyıp
mutluluğu artık adıyla anmıyorsan,
o zaman olup bitenlerin akışına
dayanamaz yüreğin ve ruhun erişir huzura..."

hermann hesse'nin "mutluluk" şiirinin vardığı yersin sen: huzur!

sessizce yürüyorum yine. aklımdasın. kalbimi kuşatan bir zincir sanki isminin halkaları, bakışlarınla gerilen. ve farkına varıyorum bu mutsuzluk haliyle en çok seni üzdüğümün. ve artık bir şeylerin değiştiğinin, bazı şeylerin asla eskisi gibi olmayacağının da farkındayım. bir kırılma anısın sen benim için. söz verdiğim gibi gülümseyeceğim hayatın komik ve iyi yanlarını görerek. içimden geçenleri gizlemeden, bastırmadan yaşayacağım, gerekirse küfrederek kimse yokken seslice. ya da kaybolup gideceğim güzel şeyler yaşayabilme ihtimalini seninle kanıtlamış olmanın gururuyla.

eve az kaldı. tren yolunun üzerinden geçen köprüye geldim. sevimli ve beyaz bir gülümsemenin aydınlattığı gözlerimle köprünün geniş ve dik kaldırımlarına tırmanmaya başladım. köprünün altındaki tren raylarının kasvetli karanlığı altımızda uzanıyordu. önümde yürüyen bir kadın dikkatimi çekti. o da benim gibi acele etmeden yavaşça çıkıyordu köprüden. uzun bacakları ile adımlarken aynı köprünün kaldırımını her şey çabucak olup bitti. çantasından çıkardığı telefonu elinden kaydı ve çeresiz bakışlarımızın eşliğinde ışıklar saça saça kaldırımın kenarındaki çimenlerden yolunu biliyormuşçasına yuvarlanarak en az on metre aşağıdaki demir yolu hattına düşüverdi. kadın olduğu yerde durdu. aramızdaki kısa mesafe kapanıyordu. ben yaklaşınca arkasına döndü. çaresizlikle kararsızlık arasında bocalayan ve ne yapacağını bilemeyen bir şaşkınlıkla karışan yüzü, yardıma ihtiyacı olup da söylemekle söyleyememek arasında bir anlık tereddüt eden gözleri o an benden de zavallıydı. o kısacık anda ya; "hiç üzülmeyin nereye düştüğünü gördüm ben telefonunuzun hemen alırım oradan." diyecektim ve pek de yabancısı olmadığım o metruk yerden bulup getiriverecektim telefonu ya da hiçbir şey olmamış gibi yürüyüp gidecektim köprüden.

hiçbir şey olmamış gibi yürüyüp gittim köprüden.


6 temmuz 2010

1 yorum:

  1. Çoğu "yazar" su dökemez senin eline; verdiğin şu kasveti çoğu veremez Fazıl.. Yine çok başarılı..
    Bu arada; bende hiçbir şey olmamış gibi yürüyüp giderdim köprüden..

    YanıtlaSil