31 Temmuz 2010 Cumartesi

HÜZÜN VE KOL SAATİ

sen uyurken
neredeyse sabahtı
yürüdün yüzünü
güzelliğini
içindeki benzersiz şefkatini
kirli bakışlardan müzdarip bir iyimserlikle
gücünü küçümsemiştin yorgunluktan
yolun kuytusunda kudurmuş otlar hemfikirdi seninle
ve bir milyon yıllık bazalt kayalar
her kente senin sokağından girerdi yabancılar
henüz saçını gürültüyle tarıyorken sen
gözlüklerini takmadan bornozlu ve ıslak
bu hırlayan hıncahınç gökyüzü gibi adamların
damarlarını suya konulmuş bir ayakkabı köselesine çevirirdin
bükülürdü yüzleri ve geçmişleri
yüzeyde bırakıp yağlı algıları
bulanık zamanı
mekanın eriyiğinden bir acı dibine çökerdi
yapayalnızdın
hâlâ vakit vardı
hiç kimseye duyurmadan
usulca ve çok saklı yürürdün şakaklarına
pervazda sallanan ve güzelliğine öykünen
masal perilerini bıçaklardın
kum saati unutuyordu
incelikle seni seviyorum anlarını
gözyaşları ile yıkanmış bir sabahı
gitme daha erken bu cumartesiyi
ağzımla seviştiğim ıslaklığını
kente gelmiş özlemin soluğu itinayla soğuyordu
tabakta yarım bırakılmış bir ön sevişme
oksitlenmiş dudak izleri
takılmayacak olan bir kol saati
ağrılı giyilmiş ve bilerek unutulmuş bokser
ilginin ve orgazmın üzerine söndürülmüş kaçak winston
aşkla pişirilmiş tarhana
saygıyla öpülmüş ayak parmakları
kaçak bakışları saklamış perdenin aralığı
mum kokularına karışan tütsülenmiş sevişmeler
bir aileye ait olmanın öngörüsünün
kirpiğinin altına yerleştirdiğin güvenli ve sorumlu boşluğundan
fark edildikçe hiç gizlenmemiş tutkunu naftalinleyip
ellerini çekmecelere sermeyeceksin hiç
sevdalara uzak değilsin biliyorum
cama dokundu mu kırık rüzgarım
koridorda kan lekelerim kaldı sildin mi onları
evden taşınmadan önce
onu söyle

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder