2 Şubat 2009 Pazartesi

Sevgilime mektup





Fazıl Tar


Bugün pazartesi. Saat akşamın beşi oldu. Nasıl oldu ama bir de bana sorun. Zaman geçmiyor hiç! Çalıştığım büfeyi kapattım şimdi. İşler çok kötü. Hatta berbat gidiyor. Bazan kaçmak geliyor içimden bu yaşadığım şehirden ve işimden, hayat çok anlamsız. Bugün de işler hep ters gitti üstüne üstlük.

Eve geldim. Canım çok sıkılıyor. Odalara girip çıkıyorum. Buzdolabını bir kez daha açıp kapıyorum. Babamla ekonomi üzerine konuşuyoruz biraz. Hiç iyimser değil. Hayat çok anlamsız. Evde durmam imkansız. Dışarı çıkıyorum.

Saat altıya geliyor. İnsanları eve gitme telaşı sarmış. Sinirli şoförler klaksona abanıp duruyor. Evden işe işten eve gidip geliyor insanlar çok sıkıcı her şey. İnsan eve gitmeli bir sevdiği bekliyorsa. Hayat çok anlamsız geliyor bazan.

Yürümeye devam ediyorum. Derin derin nefes alıyorum. Sevdiğim kadını düşünüyorum. Ensemdeki tüyler başımdaki kısa saçlar ürperiyor, ağlamak istiyorum. İçimde fırtınalar kopuyor. Aslında daha çok bir yenilgi duygusunun getirdiği yıkımı yaşıyorum. Yokedici bir fırtınadan sonra evini herşeyini kaybetmiş birinin sessizliğini, içinde hissettiği şeyleri yaşıyorum: Hayatın anlamsızlığı. Asla kavuşulamayacak bir sevgili mi hayat?



Doğru düzgün uyuyamıyorum. Gece yarıları uyanıyorum sürekli. Yemek yemiyorum fazla. Yediklerimin içtiklerimin de tadı yok. Sigarayı da bıraktım. Sabah uyanır uyanmaz elimin gittiği, neşe de keyif de yaktığım, umutsuzca bağlı olduğum sigarayı bıraktım. Sigaranın boşluğu kemiklerimde, dişetlerimde, midemde ve beynimin en ücra köşelerinde dolaşıyor. İçten içe sızlıyor. Hayatın anlamsızlığını tekrarlıyor durmadan.

Daha önce de bırakmıştım sigarayı. Uzun süre de içmemiştim. Ama o zaman farklıydı her şey. O zaman aşık değildim sevmiyordum kimseyi delicesine bir tutkuyla. O zamanlar on yıl az ya da çok yaşamanın, ağzımın kokmasının, dişlerimin renginin, cinsel gücümün bir anlamı yoktu hiç. Hayata bu denli bağlı değildim belkide sevmediğim için ve tekrar başlamıştım sigaraya, biraz da kendime işkence ve eziyet eder gibi.



Şimdi seviyorum bir kadını. Sigarayı da bu yüzden bıraktım. Beni seviyorsan içme dediği için. Şimdi sigaranın yarattığı boşluğu, acıyı, titremeyi, derin anlamsızlık hissini nötrlüyor ona duyduğum aşk. Hatta beni sevgilime aşkıma daha çok yaklaştırıyor sigarayı sonsuza dek bıraktığımın derin içgüdüsü.

Yürümeye devam ediyorum. Ayaklarım beni bu aralar sık sık geldiğim bir işmerkezine getiriyor. Dışcephesi kahverengi mermerden ve camdan modern bir mimariye sahip sıcak ve gösterişli bir yer burası. Ama trajik bir hikayesi var sevgili işmerkezimizin. Yapımının tamamlanmasının üzerinden iki yıl geçmiş. Ancak işmerkezi önemli bir köprülü kavşağın hemen yanında yapılmış olduğu ve arsa hisselerinde bazı spekülasyonlardan dolayı ruhsat alamamış. Boş bomboş duruyor koca bina iki yıldır.



Giderek daha hızlı eskiyor güzel işmerkezim bakımı temizliği yapılmadığı ve yıkılmayı beklediği için, ruhsatsız kaçak bir bina olduğu için. Ama kimse yıkmıyor binayı belki de kimse kıyamıyor bu binaya, bilemiyorum. Ama sık sık buraya geliyorum ben sevgilimi hatırlatıyor bu bina bana tuhaf şekilde. Kaçak bir bina aşkımı çoğaltıyor. Hayallerimi güçlendiriyor. Şiirlerimdeki eksiklik duygusunu özgün kılıyor. Dua ediyorum "Allahım bu bina yıkılmamalı, kimse dokunmamalı, yıllarca çalışmalı hizmet etmeli insanlara" diye. İçim burkuluyor. Uzaklaşıyorum.

Sokaklarda caddelerde dolaşmaya devam ediyorum. Amaçsızım, gitmek istediğim, yakınında bulunmak istediğim hiç bir yer kimse yok bu şehirde. Bu şehir bana bir şeyi öğretiyor artık. Bu şehirde yaşamak asla kavuşamamaktır aşka, mutluluğa. Bu sızı hislerimi dağlıyor.



Bir eczanenin önündeyim şimdi. Beni göremeyecek kadar meşguller. Mesai saatinin bitmesine az kalmış. İçeride bir kadın var; eczacı. Üzerinde iş gömleği ile çalışıyor. Vücudunun her yeri ile çalışıyor. Konuşuyor, elleri hünerli bir şekilde alıp sarıyor kutuları. Uzunca bir süre onu izliyorum. Bir anne olduğu belli yaşından ve beyaz yüzünden. Yoruluşunu izliyorum onun, kalbim sıkışıyor. Sonra eve gidip bir duş aldıktan sonra ve üzerine rahat bir şeyler giydikten sonra kızını kucağına alıp koltukta sevmesini, yanlarına gelen kocasına "seni çok seviyorum aşkım" diyeceğini anlıyorum. İçimdeki huzursuzluk gidiyor. Kadını sevmeye başlıyorum. İçeri gidip bir müşteri gibi kadını selamlayıp bir asprin alma ihtimalimin olması, beni görmesi yüzyüze gelmemiz ihtimali beni daha çok mutlu ediyor. Gülümseyerek ayrılıyorum oradan.

Eve dönmeliyim artık. Küçük bir labirenti andıran ıslak ve kömür kokan mahallelerden geçiyorum. Aklımda sevdiğim kadın. Bir an önce evde olmalıyım. Bu mektubu ona yollmalıyım. Yoksa bu hasret bu özlem beni öldürecek...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder